KİTABIN ADI : Tek Çarık Yüzbaşı
KİTABIN YAZARI : Hakkı Kamil
Beşe
YAYIN EVİ :
YAYIN ADRESİ : Gökçe oğlu mahallesi pul sokağı ali ulvi
apt.Ankara
BASIM YILI :1946
1.Kitabın konusu:
Vatanını çok seven ve orduya
tam kırk beş yıl hizmet ettikten sonra ,yüzbaşı olarak emekli olan bir adamın
öyküsüdür.
2.Kitabın özeti:
Türk ordusunda uzun uzun
yılların yıpratmadan,örselemeden bize kadar getirdiği taptaze bir gelenek
var:İyi,çok,büyük şeyler yapmak,fakat yaptıkları ile asla öğünmemek! Bu sanki
mukaddes bir töredir.Sanki asker ocağıda her Mehmetçiğe,her subay adayına ebcet
ve fatiha(ilk ve son bilgi)olarak şu vecize öğretilir:
“Feda edilebilecek şeylerin
sonuncusu hayattır;fakat,ey Türk askeri,şunu bil ki vatan uğrunda fedâ
edebileceğin ilk değersiz şey hayatındır.”
Tek çarık yüzbaşı ; doksana
merdiven dayayan,asker ocağına nefer olarak girip,yüzbaşı olarak çıkan ve
orduya tam kırk beş yıl hizmet verdikten sonra emekli olna Geleyli yüzbaşı
süleymen Karaca dır.Emekli olduktan sonra köyünde oturup,torunlarını
yetiştirir.Yüzbaşı gücü yettiği kadar köylüyüde yetiştirir.Başı sıkışan akıl
danışmak için ona koşar.Yedi,sekiz köyün akıl hocasıdır.Bu köylerden hiçbirinin
okulu yokken o,kapı kapı dükkan dükkan dolaşmış,para toplamış,malzeme
toplamış,işçi toplamış ve Geley’in okulunu yaptırmıştır.
Bir gün yüzbaşıyı görmeye
memurlar gelir bunlar arasında,Kastamonu fidanlık müdürü Şevki Akalın,yüksek su
mühendisi İbrahim Derin,Yüksek orman mühendisi Sait kantarel bulunur,bucak
müdürü Nuri Tunçbilek ve bir de Celal Davut Arıbal vardır.Yüzbaşı kazaya gelen
memurları birer ikişer evlendirerek kazaya bağlar.Yüzbaşı bu memurları ayak
üstü türkü toplayan toy gençlere benzetir.Çünkü ne söyleseler halkı
samimiyetlerine inandıramazlar bu memurlar ve bundan da çok şikayetçi olurlar
yüzbaşıya.Yüzbaşı ise bu olaylar üstüne onlara bu benzetmeyi yapar ve bunu
onların yüzlerine karşı söyler.
Köylülerin böyle
davranmalarının sebebi ise köylünün söze değil yapılan işlere
baktığıdır.yüzbaşı bunların kuru sözlerden ziyade onlardan somut icraatlar
beklemektedir ve ancak o zaman köylünün güveni oluşacaktır.Bir gün hep birlikte
köy odasında otururlarken yüzbaşı bazı delikanlıların öleceği besbelli olna bir
öküzü sapasağlam diye bir yuttaşa satıldığını öğrenir ve bu olaya gerçekten çok
üzülür.Bu sırada delikanlılarda köy odasında oturmaktadırlar ve kendi
aralarında birşeyler fısıldamaktadırlar.
Bu arada falsoları ortaya çıkınca oradan savuşmak isterler. Bu en
az, onların kabahatleri yüzlerine vurulduğu zaman utanç duyacak bir ahlak
seviyesinde olduklarını, vicdanlarının henüz korkulacak derecede kararmadığını
gösterir. Sonra delikanlıların çok üzüldüğünü ve vicdanlarının azap içinde
olduğunu fark eden yüzbaşı onlara ve bir nevi herkese bir ders olsun diye
onlara Fatih devrindeki ecdadımızın nefis bir menkıbesini anlatır.menkıbe
şöyledir:bundan dört yüz doksan iki yıl önce İstanbul’u alan Fatih Sultan
Mehmet , fethin ertesi günü Bizans hapishane ve zindanlarında bulunanların
salıverilmesini emreder.Emri yerine getiren memurlar saray bahçesinde yeraltı
zindanında saçı sakalı birbirine karışmış,yaşlı başlı iki adama rastlarlar.
bunlar hiçte suç işlemişe benzemezler.memurlar bunların ne zaman,niçin ve kim
tarafından zindana atıldıklarını sorarlar.adamlardan biride kendilerinin bir
zamanlar padişahın nedimlerinden olduklarını,memleketin gidişatını ve halini
beğenmediklerini ve bu halin böyle devam etmesi durumunda devletin inkıraz
bulacağını imparatora söylediklerini anlatır.İmparatorunda bunlardan bıkmış
olup ve gazaba gelerek kendilerini zindana attırdığını söyler.Şimdi ise
imparatoru görüp sözlerinin doğru çıktığını kanıtlamak isterler.Filozofların bu
sözleri ta Fatih’in kulağına kadar gider.Fatih bu adamalrı yanına çağırtır ve
görmek ister,adamlar Fatihe de aynı cevabı verirler.Bunun üzerine Fatihin emriyle
filozoflar hamama götürülür,temizce yıkanıp,giydirilip tekrar padişahın
huzuruna çıkarılırlar.Fatih bunlara:” madem bir devletin inkıraz alametlerini
görüyorsunuz;gidin,benim memleketimi baştan başa gezin.Onda da inkıraz
alametleri görüp görmediğinizi gelip bana söyleyin” der ve onlara bir kese
altın uzatır filozofların bütün bu olanların üzerine derin bir şaşkınlıkla
bursanın yolunu tutarlar.
“Anasının öldüğü gün vazifeye gelmeyen hakim”
Adamlar Bursa’da halkın namus ve doğrulukla işlerine, güçlerine
devam ettiklerini , ibadet zamanlarında da camilerin dolup taşdığını görüp
memnun kaldılar. Ardından da bir de mahkemeleri görelim derler. Hakimin
huzurunda iki kişi vardır. Davacı diyordu ki:
Hakim efendi, ben bu adamdan bin kuruşa bir at satın
aldım. At özürlü çıktı,çevirdim. Geri alma teklifini kabul etmediğini bildirdi.
Bu defa hakim davacıya dönerek:
Peki madem bu adam atı geriye almadı; niçin hakime
başvurup hayvanın gerş verilmesine hükmetmesini hemen istemedin dedi. Davacı
ise;hakimin makamına geldiğini, ancak onu bulamadığını söyler. Hatta hakimin
muhzırınında buna şahit olduğunu da söyler. Hakim davacıya hak verir. Hakim
ogün validesinin öldüğünü ve ona karşı son vazifesini yerine getirmek için
cenazesiyle mezarına kadar gittiği için makamında olmadığını söyler ve cebinden
kesesini çıkartarak:
“Şu halde bu bin kuruşu ödemek bana düşüyor” diyerek
parayı davacıya öder ve filozoflar bunun gibi bir kaç olaya da şahit olduktan sonra Fatih’in huzuruna
çıkarak:
Padişahım dediler:”halkınızda bu ruh temizliği ve
asalet, mahkemelerinizde bu adalet oldukça, korkmayınız,memleketiniz inkıraz
bulmak şöyle dursun genişleyecek ve yükselecektir.”Yüzbaşı bunları anlattıktan
sonra Fatih’in İstanbul’u fethettiğinde yirmiki yaşında bir delikanlı olduğunu
tekrar hatırlatır ve bu menkıbelerden herkesin kıssadan hisse çıkarmasını
ister.Herkesin çocukları ne yapıp ne edip okula göndemelerini orda onlara
yalnızca çeşitli bilgi verilmeyeceğini ve aynı zamanda da iyi ve sağlam bir
ahlak kazanacaklarını söyler.Bu olay sonundada delikanlılar alacakları dersin
hepsini zaten alırlar ve yaptıklarından da pişmanlık duyarlar.bunlardan sonra
memurlara gelince yüzbaşının da iknalarıyla hep birlikte köyü kalkındırmak için
çare ararlar, ama köyün en büyük sorunu su sorunudur.Hayvanların dahi dili
damağı su hasretiyle kuruyup kavrulan bu köylülerin bulanık su bile içlerini
bulandıramaz.içleri kinsiz, şiddetsiz,
hassetsiz ve tertemizdir.köylünün dizinde takati kalmamıştır, ama yüreğindeki
güç ve umut olduğu gibi duruyordur.bunu en güzel örneği ise üç ay içinde
kısıtlı imkanlara rağmen yapılan okuldur.Bucak müdürü yapacaklarını
programlaştırıp ve bunları imece usulü ile yaptıkları takdirde köyün dört beş
yıl içinde kalkınabileceğine inanmaktadır.Daha sonra bir dernek kurmaya karar
verirler ve böylece köyün kalkınması daha kolay olacaktır.Derneğe bir de isim
bulamak lazım gelir.ilk önce derneğe “Araç köylerinin kalkınmasına yardım
derneği”diyelim derler.Fakat yüzbaşı bu ismin biraz uzun olduğunu söyler ve en
iyisinin her kelimesinden birer ikişer harf almak suretiylekısa bir ad
bulur.”AKKAYA Derneği” artık bu derneğin yeni adıdır.bundan sonrada hep beraber
Akkayanın yolunu tutarlar.
3.Kitabın ana konusu:
Emekli olan bir yüzbaşı ve çevresine
topladığı bir kaç memurla köylerini kalıkndırmak istemeleri ve bu uğurda
sarfettikleri çabaları ve azimleriyle neler başardıklarını anlatmaktadır.
4.Kitaptaki olayların ve
şahısların değerlendirilmesi:
Kastamonu fidan
müdürü ,Şevki Akalın,Yüksek su mühendisi İbrahim derin yüzbaşı buna sucu
ibrahim de der.Sucu İbrahim araçtan evlidir.Yüksek orman mühendisi Sait kantarel…işletmeci sait diye
de bilinir.yüzbaşı onun gelmesiyle kazaya bet bereket geldiğini,fakir fukaranın
ve tüccarın hem cebinin hemde yüzünün gülmeye başladığını ve Belediye
kasalarının da para görmeye başladığını söyler.Celal Davut Arıbal ise su döver
bal çıkarır.Birde Bucak müdürü Nuri Tunçbilek vardır.yüzbaşı onu tam bir
yüzbaşıya benzetir.Bölüğünün başında dimdik duran,karayağız,umut dolu,kartal
yüzbaşıya…
5.Kitap hakkında şahsi
görüşler:
Gerek konu bakımından, gerekse
de yörenin ağzının kitapta vurgulanışı bakımından sürükleyici bir kitap. içinde
küçük hikayelerin de bulunması anlatımı iyice süsleyip, okuyucuya kitabı
okurken büyük bir haz vermektedir.
Yorumlar
Yorum Gönder