KİTABIN ADI : SARI ZEYBEK
KİTABIN YAZARI : CAN
DÜNDAR
YAYINEVİ VE ADRESİ
: DOĞAN YAYIN A.Ş. GÜNEŞLI / İSTANBUL
KİTABIN KONUSU : ATATÜRK’ÜN
ÖLÜMÜNE KADARKİ SON 300 GÜNÜ
KİTABIN ANA FİKRİ
: LİDERLER YAŞAM ŞARTLARI VE İÇİNDE
BULUNDUKLARI DURUM NE OLURSA OLSUN BAŞINDA BULUNDUKLARI TOPLUMLARI EN İYİ
ŞEKİLDE YÖNETMEK ZORUNDADIRLAR.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : KİTAPTA
ATATÜRK’ÜN YAŞADIĞI HAYATİ TEHLİKELER VE HALKIN BUNLARDAN ETKİLENİŞLERİNDEN
BAHSEDİLMEKTEDİR.
ŞAHISLAR: MUSTAFA
KEMAL ATATÜRK
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNE KADARKİ SON 300 GÜNÜNÜ İNCELEYEREK,
ATATÜRK ’ÜN HER ZAMAN VAR OLMUŞ FAKAT PEK İŞLENMEMİŞ OLAN İNSANCIL YÖNLERİNİ
ANLATMAK, ATATÜRK’Ü SEVDİRMEK İÇİN HERKESİN OKUMASI GEREKEN BİR KİTAP.
KİTABIN ÖZETİ : Kitap, Atatürk’ün hastalığının ilk belirtisinin görüldüğü
11 Kasım 1923 tarihiyle başlıyor. Atatürk Cumhuriyeti kuralı onüç gün olmuştu
ve Çankaya’da eşiyle birlikte öğle yemeğindelerken eli birden kalbine gitmiş ve
şiddetli bir sancıyla kıvranmıştı. Yirmi dakika kadar süren bu sancı atatürk’e
epey sıkıntılı anlar yaşatmıştı. Aynı sancı iki gün sonra tekrarlamış ve
doktorların ilk muayenesinden, kalbinin çok çalışmaktan yorgun düştüğü teşhisi
koyulmuştu. Atatürk’ün kalbinin dinlenmesi için istirahat etmesi ve perhiz
gerekiyordu. Sigara azaltılmalıydı. Fakat yakın çevresi dahil Atatürk’e bunları
yaptırmak kolay değildi. Sonunda Atatürk’e hakim olunamayacağı anlaşılınca,
izmir seyahati önerildi. Atatürk İzmir’de 50 günlük bir istirahat sonunda,
Ankara’ya dinlenmiş olarak geri döndü ve hemen işe koyuldu.
Atlatıldı
sanılan bu ilk kriz, yazara göre Atatürk’ün ölümle ilk randevusu idi. İkinci
kriz, 3,5 yıl sonra 22 Mayıs 1927 tarihinde Atatürk’ü gece, yatağında yakaladı.
Şikayet gene aynıydı : sol kolunda ve göğsünde şiddetli bir ağrı vardı. Teşhis
aynıydı: yorgunluk, fakat bu kez hükümet olaya el koydu. Berlin’den doktor
getirtildi. Doktorlar atatürk’ün çok sigara içmekten dolayı göğüs anjini
geçirmiş olduğuna karar verdi. Tedavisi de aynıydı. Fakat Atatürk’e bunları
yaptırmak hemen hemen imkansızdı. O kendinin hasta olduğuna inanmıyordu.
Gerçekte de teşhis doğru değildi. Çünkü hasta olan kalbi değil, karaciğeriydi.
Atatürk bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ve çok çalışıyordu. Ayrıca
sigara içkiyi de çok kullanıyordu. Dinlenmeye ise hiç zaman ayıramıyordu.
Atatürk, bir gün genel sekreteri Hasan Rıza Soyak’a neden içtiğini şöyle
açıklamıştı:
“içiyorum,
çünkü: bu vücut artık bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor.
Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum.”
Ancak,
burada da dinlenmek pek mümkün olmuyordu. Çünkü Atatürk’ün sofrası, sadece
yemek yenen içki içilen bir yer değildi. Burası, bir “bilgeler meclisi” ya da
bir “danışma kurulu” ydu. Ülkenin her meselesi orada gündeme gelir, Atatürk
orada devlet adamları ve düşünce adamlarıyla sabahlara dek süren tartışmalar
yapardı. Bu çalışmalar sabahın ilk ışıklarıyla son bulurdu. Atatürk,
konuklarını uğurladıktan sonra çoğu zaman yüzünü yıkar, tıraş olur ve yeni güne
başlardı. Fakat, atatürk 1936’dan itibaren yorulmaya başlamıştı. Çalışma
arkadaşları, masadaki devin mavi gözlerinde yanan ışıkların sönmeye yüz
tuttuğunu fark ettiler. Artık öğleden sonra uyanıyor, küçük gezintiler yapıyor
ve çabuk yoruluyordu. Çehresi müthiş değişmiş, benzi solmuş, hatları
keskinleşmişti.
İlk kriz bir
kasım günü gelmişti. İlk ateş de bir kasım günü geldi. Tıpkı son sancının bir
kasım sabahı geleceği gibi...
21 kasım
1937 sabahı, Atatürk şiddetli bir titremeyle uyandı. Zatürre kapıdaydı. Ateşi
39’u vurmuştu. Göğsünün sağ tarafında bir ağrı vardı. Ciğeri kan toplamıştı.
Doktorlar bu kez işin çok ciddi olduğunu anlatıp, kesin perhiz istediler.
Atatürk izleyen beş günde dinlendi, perhize uydu ve hızla iyileşti ve yeniden
hiçbir şey olmamış gibi işe koyuldu.
1938 başında
hastalık iyiden iyiye “geliyorum” demeye başladı. Uzun süredir hissedilen
halsizlik ve iştahsızlığa şimdi iki yeni illet eklenmişti: burun kanaması ve
kaşıntı. Sol bacağının kasık bölgesiyle diz kapağı arasında müthiş bir kaşıntı
başlamıştı.
Atatürk
sözde devamlı doktor kontrolü altındaydı. Ama şikayetlerine karşı devamlı anlık
tedaviler uygulanıyordu. Doktorlar iştahsızlığına iştah açıcı meze tavsiye
ediyor, burun kanamalarına da tamponla çare bulmaya çalışıyorlardı.
Kaşıntının
da sebebi bulunmuştu: kırmızı karıncalar. Atatürk, hemen kaplıca tedavisi için,
gerçek teşhisle yüzleşeceği Yalova’daki kaplıcaya gönderildi.
Atatürk,
derdini bir kez de kaplıca müdürü Doktor Belger’e anlattı. İşte gerçek hüküm
anı gelmişti. Dr. Belger, karaciğerden kuşkulandı ve büyümeyi fark etti.
Karaciğer kaburga altını 3 parmak kadar aşmış ve sertleşmişti.
Karaciğerdeki
büyüme “siroz başlangıcı”nın işaretiydi ve bu teşhiste en az bir yıl
gecikilmişti. Tarih: 22 ocak 1938.
Şubat
sonlarında, Atatürk’ün hastalığının vehameti hükümete iletildi. Başvekil Celal
Bayar, atatürk’ün muayene ve tedavisi için almanya’dan ve Fransa’dan doktor
getirtmek istediklerini atatürk’e söyledi. Fakat Atatürk yabancı doktorları
istemedi. Atatürk’e göre, ortada hatay meselesi vardı ve hastalığının hariçte
duyulması hiç de iyi olmazdı.
Nihayet,
türk hekimleri 6 mart 1938 günü Atatürk’ü muayene ettiler, uzun uzun tedavi
üzerine konuştular. Hastalığın sonunda mutlaka “ölüm” olduğunu hepsi biliyordu.
Yapılacak tek şey, bu feci akıbeti geciktirmekten ibaretti.
Bütün bu
bilgiler Atatürk’e iletildi. Atatürk’e içkiyi bırakması gerektiği bildirildi.
Atatürk, her ne kadar doktorların, hastalığını içkiye bağlamalarına inanmasa
da, o günden ölünceye kadar yani 9 ay süreyle ağzına içki koymadı.
Atatürk’ün
sağlığı üzerine üretilen dedikodular iyice artmıştı. Avrupa gazetelerinde
Ata’nın sağlığına ilişkin karamsar haberler çıkıyordu. Fransızlar, hatay
meselesinin bizzat içinde olduklarından, Atatürk’ün sağlık durumunu merak
ediyorlardı. Gazetelerde Atatürk’ün ağır hasta olduğu yazılıyordu. Anadolu
ajansı her ne kadar bunları tekzip etse de böyle haberlerin tek bir tekzip
şekli olurdu: Atatürk’ün ortaya çıkması.
Bunu
Atatürk’ te biliyordu. Hem milletine söz vermişti. Hatay’ı geri alacaktı. 19
Mayıs onun doğum günüydü. Ankara’daki kutlamalardan sonra Mersin’e hareket
etti. Dünyaya yaşadığını ve gücünü gösterecekti.
İşte bu tam
bir çılgınlıktı. Üç ay boyunca her günün 23 saatini yatarak geçirmesi gereken
bir adam, mayıs sıcağının kavurduğu Mersin’e gidiyordu. Hatay sorunu böylesine
gündemdeyken, ülkesinin ona ihtiyacı varken nasıl yatıp dinlenebilirdi?
Ve mersin
seyahati, bu yüzden o’nun için “son darbe” oldu. Yabancı basındaki hastalık
haberleri kesilmişti. Kısa bir süre sonra Fransız ve İngilizler Hatay konusunda
tüm koşullarımızı kabul ettiklerini bildirdiler.
Beklenen
sonuç alınmıştı. Ama bu güç gösterisi Atatürk’ün canına mal olacaktı.
Karaciğerinde büyüyen hastalık ikinci ve şifasız devresine girerken, Atatürk 1
Haziran 1938’de Savanorasına, sadece 55 gün kullanabileceği yüzer sarayına
kavuşuyordu. Atatürk hala hastalığını ciddiye almıyor ve çok çalışıyordu.
Sonunda, Savanora’da fazla kalamayacağı anlaşıldı ve 25
Temmuz günü Dolmabahçe sarayına taşındı. Hastalığı üçüncü ve son aşamasına
böylece girmiş oluyordu.
Atatürk’ün
karnı iyice şişmişti. Doktorlar bu suyun alınması gerektiğine karar verdiler.
Operasyon başarı ile tamamlanmıştı ve Atatürk’ün karnından tam 12 litre su
çıkartılmıştı.o geceden itibaren doktorlar, Atatürk’ün devamlı istirahat etmesi
gerektiğini belirterek, ziyaretleri yasakladılar. Çok zorunlu haller dışında
hastanın yanına kimse alınmayacak, fazla konuşturulmayacaktı. Bu tavsiyelere
harfiyen uyulması için de en yakınındaki 5 kişi o geceden itibaren yan odada
nöbet tutmaya başladılar. Bu nöbetler, 10 Kasım’a dek aralıksız devam etti.
Ekim’e
girilirken Atatürk derin uykular uyuyor, sabahları bitkin uyanıyordu. Geceleri
inlemeye ve sayıklamaya başlamıştı. Atatürk’ün sıhhi durumu iyice kötüleşmişti.
Nihayet ilk ağır koma 16 ekim pazar günü geldi. Durumu bir bildiriyle halka
anlatıldı. Ülke ayağa kalkmıştı. Ülkenin üstüne adeta ölü toprağı serpilmiş
gibiydi. Türkiye nefesini tutmuş, Atası için dua ediyordu. Korkulan olmadı.
Atatürk ölümü yenmişti.
Nihayet 29 Ekim gelmişti. Cumhuriyet 15.
Yaş gününü kutluyordu. Atatürk ise saray’da yatağında “ah Ankara... Ah
Ankara’ya gidemedik” diye yakınıyordu.
Atatürk 29 Ekim’den
7 Kasım’a kadar ki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık halde geçirdi. Genellikle
kendinde değildi.
7 Kasım
sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye başladı. Tükürüğünde kan vardı. Atatürk
karnındaki suyun çekilmesini istedi. Doktorlar, onun son buyruğunu yerine
getirdiler. Rahatlamıştı.
8 Kasım’a
girilirken kendini bilmiyordu. Saat 19.00’da ikinci ağır komaya girdi. Gece
Anadolu Ajansı durumun ciddiyetini bildiriyordu.
Artık bütün
Ülke, Ata’sının son saatlerini yaşadığını biliyordu. Ama ağlamaktan ve dua etmekten
başka kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.
9 Kasım çarşamba sabahı, Atatürk’te adale
kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü.
Akşama doğru
Atatürk yeni bir komaya girmişti. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye
başlandı. Baş ucundaki doktorlar müşahade defterine “agani” diye not düştüler.
Agani: Can
çekişme demekti. Resmi tebliği: 9 kasım – saat 24.00, saat 20.00’den itibaren
dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir. 10 Kasım sabahı
ulu önderin, boğazındaki hırıltılar azalmıştı. Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla
inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder