Aşağıdaki
bilgiler http://www.memocal.com adresindeki web
sitesinden alınmıştır.
MEVLANA HAFTASI (2-9
Aralık)
Mevlana Celaleddin-i Rumi
İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj
veren ve İslam düşünürlerinin fikir sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve
sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan
katarak yeni ufuklar açan Mevlana Celaleddin-i Rumi, müstesna yüce bir varlık,
ilahi bir ışık, manevi bir güneş, Muhammed Ali'nin bendesidir.
Bugüne kadar gönüller tutuşturan ve
bundan sonra da insanı etkilemeye devam edecek olan Veli, kutup, pir, insan-ı
kâmil, büyük şair gibi sıfatlarla isimlendirilen bu büyük insan hepimize
ışıktır.
Gönüller sultanı Hz. Mevlana aşkın
kemalidir; ama yalnız aşkın mı? Hayır, O tüm güzelliklerin kemalidir, ilmin de
hikmetin de, aklın da...
O'nun insan düşüncesine verdiği en
büyük mesaj Aşk, Sevgi ve Birliktir.
O, bir veli hüviyetiyle gönüller
coşturmuş, bir pir, bir mürşit olarak insan kalbini saflaştırmış, bir bilgi
kaynağı olarak insan aklını nur ile yıkamış, akıl ve gönülleri kirden kurtarmış,
gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin temsilcisi olmuştur.
Onun içindir ki hangi âlim
Mevlana'yı tanısa yücelmektedir. O'nun yoluna gönül koyan herkes kemale,
sevgiye, insanlığa, bilgeliğe, hoşgörü ve yüksek ahlaka ulaşmaktadır.
O, hiç bir şeyi inkâr etmez ama her
şeyi birler, bütünleştirir ve sevdirir. O, kimseyi ayrı görmez. Çünkü O, her
şeyin Allah'ın zuhuru ve tecellisi olduğunu bilir ve bunu insan gönlüne ve
insana hal olarak yansıtır.
Mevlana aziz ve yüce bir üstad'dır.
Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve bir düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti,
sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve he rşeyi ile yüceliği öğreten bir
HAL ABİDESİ'dir. Peygamber-i zişan'ın gerçek temsilcisi, aşkın ve aklın en
yüksek öğesi ve gerçeğidir.
"İnsan yaratılmışların en
şereflisidir" düsturuyla her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan
Hz. Mevlana sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür.
HZ. MEVLANA'YA GÖRE İNSAN
Hz. Mevlana'da insan, ölümlü ile
ölümsüzü, iyi ile kötüyü, ilahi ile beşeri benliğinde toplayan bir
birleştiricidir. İnsan ölümsüzlüğün, ölümlü beden içinde tekamül seyrini yaşamak
için bu alemdeki görünümüdür. İnsan varlık ağacının meyvesidir. Bir rubaisinde
şöyle seslenir:
"Suret suretsizlikten meydana geldi.
Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren, mum ve petek değildir. Arı
biziz, şekil ve çokluk sadece bizim imal ettiğimiz mumdur. Şekil ve cisim bizden
vücuda geldi. Biz onlardan değil; şarap bizden sarhoş oldu, biz şaraptan değil."
Hz. Mevlana varlığın özü, yani
yaratıcı kudretle insanın özünü birleştirmiştir. İnsanın şeref ve yükümlülüğü,
zevki ve çilesi işte bu birlikten kaynaklanmaktadır. Bu birlik insanı varlığın
gayesi yapmıştır. Varlık, anlamını insanla kazanır. Yaratıcı eserini insanla
seyreder, zira insan hakkın gözü ve aynasıdır.
Hz. Mevlana şöyle seslenir:
"Sen cihanın hazinesisin, cihan bir
yarım arpaya değmez. Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir.
Diyelim ki âlemi meşale ve ışık kaplamış; çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o,
iğreti bir rüzgârdan başka nedir?"
Yüce Hüdavendigar "Mümin müminin
aynasıdır" hadisini açıklarken şöyle konuşur:
"Tanrı'nın adlarından biri de
el-mümin'dir. İman eden kula da mümin denir. Mümin müminin aynasıdır demek,
Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir." O halde Hakk'ı insanda görmek
gerekir. Bunu yapmayan, görmesini bilmiyor demektir.
Yine Mevlana şöyle seslenir:
"Murat sensin. Neden oraya buraya
koşuyorsun? O, sen demektir. Ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle. Göz
dürüst görürse, sen O olursun. O da sen olur."
"Ey Tanrı kitabının örneği
insanoğlu! Ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık. Her şey sensin. Âlemde ne
varsa senden dışarı değil. Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende."
İnsanın bu şerefi bedava değildir.
Bu şerefin beraberinde getirdiği sorumluluk ve ıstırap da büyüktür. İnsanın
şerefi gibi, sorumluluğu ve ıstırabı da varlığın en büyük sorumluluk ve
ıstırabıdır. Mevlana'nın kavgası eşyaya boyun eğen insanı, eşyayı boyun eğdiren
bir yaratıcı benlik haline getirmek içindir.
İnsan, ne olduğunu anlamak için
nereden geldiğini anlamak zorundadır. Mevlana'ya göre böyle bir anlayış Yaratıcı
kudretten koptuğunun bilincinde olan insanın nasibidir.
"Tanrı, ululuk sırlarını insanda
belirtmiştir. İnsanın önünde canla, gönülle, bedenle gerçekten bir secde ettin
mi ne yana dönersen orası gönlüne Kabe olur."
Mevlana yine bir beytinde:
"Bedenin her zerresinden bir feryat
duy, bir inilti işit; çünkü sen büyük bir şehirsin; belki de bir şehir değil,
binlerce şehirsin sen. Her şey sensin; her şeyden öte ne varsa o da sensin; O da
senden ibaret."
İnsan geçirdiği bu kadar maceraya
rağmen kendi değerinin henüz farkında değildir. Kendisini kuşatan dünyanın nice
tufanına tanık olmasına rağmen kendi içinde sakladığı tufanların henüz idrakine
varamamıştır.
"Âdemoğlu dediğin, dünya sandığına
konmuş bir aslandır. Sandık kapanmış, kilitlenmiştir. O da kendisini yorgun ve
bitkin göstermektedir. Ama günün birinde bir coştu, bir kükredi de sandığı kırıp
parçaladı mı nelere gücü yettiğini, ne işler edeceğini o vakit görürsün."
“İnsanların taş yüreklerinde
öylesine bir ateş vardır ki perdeyi kökünden yakar. Perde yandı mı, insan Hızır
hikâyelerini de tamamen anlar. O eski aşktan gönlün içinde yeniden şekiller
meydana gelir.” Ve yine şöyle seslenir yüce Mevlana:
“Sen ya Tanrı nurusun ya da
Tanrısın; onun mazharısın. Şu dönen göğü Tanrı'ya layık görme, yıldızlarla ayda
irade, bir özgürlük var sanma. Güneşlerin güneşi sensin. Şu gök kubbede dönüp
duran güneş başı bağlı bir topal eşek gibidir.”
Din, dil, ırk ayırmayan, her şeyi ve
herkesi Tanrı’nın bir parçası olarak gören yüce Mevlana’nın kadını bu düşüncenin
dışında tutmadığını anlatmaya herhalde gerek yoktur. Her zerrenin Tanrı’nın
birer parçası olduğunu belirten bu büyük insanın cinsiyet ayrımı yapabileceğini
düşünmek ancak cahilliktir. O’na göre Tanrı katında cinsiyet yoktur. Dolayısıyla
maddi âlemde de cinsiyet ayrımının getirdiği davranış farklılıkları olmamalıdır.
Hz. Mevlana aşkla, müzikle, sema ve
şiirle beslenip gelişen bu dinler üstü yolda kadına da büyük bir önem vermiş,
her konuda olduğu gibi bu konuda da çağın ötesinde düşünmüş ve uygulamıştır.
Kadını hayatın diğer parçaları gibi, belki de daha fazla önemsemiştir. Onları
hayatın içine çekmeye çalışmış ve devrin şartlarına aldırmadan, hiç çekinmeden
insanlığın kadınla birlikte var olduğu mesajını tüm âleme vermiştir.
Mesnevisinde,
“Kadın bir Nur’dur sevgili değil,
kadın yaratıcıdır yaratılmış değil...” sözleriyle kadına bakışını çok net olarak
tanımlayan Hz. Mevlana, onu “yaratan kudret” mertebesine çıkarmış ve
yaratıcılığın simgesi olarak göstermiştir. O her şeyden önce, kadının
kapanmasının ve örtülmesinin aleyhindeydi. “Fi-hi Mafih” adlı eserindeki bir
fasılda, karısını örten kapatıp kimseye göstermeyen erkeği 'koltuğunun altına
bir somun ekmeği saklamaya çalışan insan'a benzeterek kınamıştır. Gizlenmenin ve
örtünmenin karşısındaki insanın daha çok merakını arttıracağını ve görme
duygusunu kamçılayacağını belirten Mevlana bunun sadece kötülüğü arttıracağını
ifade etmiştir.
Kadının veya erkeğin değil, insanın
iyisi ve zararlısı olduğunu söyleyen Mevlana, bu görüşlerini hayatında da
uygulamıştır. O’nun bir çok kadın müritleri vardı ve onların davetlerine hep
uyar, aralarına katılır onlarla şiirler okur ve onlarla sema derdi. Hz.
Mevlana’yı seven kadınlar onun başına güller serperdi.
Hz. Mevlana tek kadınla yaşamış,
cariye ve köle kullanmamıştır. Oğlu Sultan Veled‘e yazdığı bir mektupta
zevcesini hoş tutmasını, ona saygı göstermezse kendisini de incitmiş olacağını
belirtmiştir.
Hz. Mevlana öyle bir potadır ki
oraya atılan her madde, orada yeteneğine göre en uygun gelişimini bulmuştur.
Oraya düşen her zerre güneşlere ışık salan bir hal almış, padişahlara buyruk
yürütmüş, tahtsız taçsız gönüller hakanı sayılmış, ya da yokluğa karışmış, addan
sandan geçmiş, insanlığa bir iksir olmuş, soluk alanların ciğerlerine işlemiş,
yeni bir arayış gücü vermiştir.
En güzel görüş Mevlana’nın nazarıyla
beslenmiş, gelişmiş, en tatlı ses Mevlana’nın konservatuarında ahenkleşmiş,
beste olmuş, en gerçek bilgi Mevlana enstitüsünde metodlaşmış, şaheser vermiş,
en insani duygu Mevlana hareminde olgunlaşmış, kudret haline gelmiştir. Mevlana,
kendisine gönül verenleri hem kendi asıllarına kavuşturan, hem içinde bulunduğu
çağa göre, topluma göre en yararlı olacak şekilde yetiştiren bir “İnsanlık
üniversitesidir”.
MEVLANA HAFTASI (2-9
Aralık)
HAZRETİ MEVLANA'NIN TASAVVUFU VE
KİMLİĞİ
Mevlana'nın tasavvufu, hiç bir zaman
bir felsefe görüşü ya da hayali bir bilgi olmamıştır. O'nun tasavvufu, irfan,
hakikat, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır.
Her şeyden önce şunu söylemek
gerektir ki O, herhangi bir fikri anlatırken mantıki tahlillere, felsefi
düşüncelere başvurmaz. Hele O'nda sufilerde bir illet haline gelmiş olan ve
İbn-i Arabi'de had şeklini bulup sonrakiler de müzminleşen, kişilerin her haline
bir isim verme hastalığı yoktur. Tasavvuf terimlerini çok çok az kullanır. Zaten
onun halkçı ruhuna böyle terimlerle izah, anlaşılmaz sözlerle anlatma uygun
gelmeyeceği gibi halka hitaplarında da böyle terimler yer almazdı. O, gerek
divanda gerekse Mesnevide Varlık Birliği inancının, kendi felsefesinin,
moralinin izahını, halk diliyle ve halk psikolojisine göre tam bir uygunlukla,
hikayeler söyleyerek, örnekler vererek ve atasözlerini anarak anlatır.
Eserlerinde, "Kelile ve Dimne
Hikayelerinden" eski sufilerden, halka ait hikayelerden, Tevrat ve Kuran
kıssalarında rastladıklarından bahseder konuşur. Hatta bazen " Benim beytim
beyit değil, iklimdir. Benim alay edişim, alay ediş değildir. Bir şey
öğretmektir." diyerek çok açık hikayelerle halka hitap eden Mevlana, her şeyden
önce ahlakı topluma öğretir. O'nda teferruata hiç yer yoktur.
Mevlana, filozofları, yalnız aklı
öne çıkarıp, duyguya ve oluşa önem vermediklerinden noksan görür. Onları çamurun
içinden çıkmak için hareket ettikçe daha çok çamura gömülen eşeğe benzetir.
Ya da raftaki şişeleri döküp
içindeki yağları yere döktüğü için sahibinin kafasına vurmasıyla kel kalıp,
dışarıda başı tamamen kel bir kalenderi görünce de " Sen de mi şişeleri yere
döktün" gibi çok basit bir kıyas yapan papağana benzetir.
Bir başka yerde de akıl sahipleri
onun için, sidik birikintisinde yüzen bir çöpün üstüne konmuş ve haline bakıp da
kendini uçsuz bucaksız bir okyanusun tek kaptanı gibi gören sinek gibidir.
Mevlana'da yeryüzü ve
yeryüzündekiler vardır. Gök, yeryüzünde yaşamamız için gölgelik eder bize. Gökte
dolaşılmaz, yerde yaşanır. O Muhiddin Arabi gibi ne " arzı simsime" den
bahseder, ne gökleri gezer, ne rüyasını yahut miracını anlatır, ne de ona malum
olan şeyleri delil tutar. O'nda mekansızlık âlemi neresidir sorusuna verdiği şu
cevap, çok dikkate değer: " Erlerin canı ve gönlü"
Zaten O, böyle teferruata, bu çeşit
aslı olmayan hayallere kapılmayı hoş görmediğinden, hele bunları geçim vesilesi
yapıp halka tuzak kurmaktan nefret ettiğinden, tasavvuf ehliyle de uyuşmamıştır.
Suret Sufileri, yani taçla, hırkayla bezenen ve elbiseyle kendisini sufi
gösteren riya ehlini şiddetle kınar. Sufilerin binde birinin doğru olduğunu,
geri kalanın "tamah ehli "olduğunu açıkça söyler. Olgunlaşmadan şeyhlik
satanları eleştirir, sözde şeyhlik davasına girenlere çatar, davullu bayraklı
bir alay ham kişinin şeyhlik lafına sığındığını, bu çeşit adamların kendilerini
Beyazıt yerine koyduklarını, dava yurdunda kendi kendilerine meclis
kurduklarını, bunların adeta kendi kendilerine gelin-güvey olduklarını anlatır.
Hatta tekkelerin ahlaksızlık yatağı olduğunu söylemekten de çekinmez.
Mevlana'ya göre irşat
(aydınlatma-doğru yolu gösterme), kâmil yani olgun insanın hakkıdır. Bu konuyla
ilgili mesnevinin birinci cildindeki sözleri önemlidir:
"Her devirde peygamber makamında bir
veli vardır ve bu kıyamete dek sürüp gider. Diri ve faal imam o velidir. İster
Ömer soyundan, ister Ali soyundan her şey onun hükmündedir. Hem gizlidir, hem
göz önünde. O, nura benzer. Akıl onun Cebrail'idir. Ondan aşağıda olan Veli ise
onun kandili gibidir. Bundan daha aşağı olan veli ise kandilin konulduğu yerdir.
İleridekiler geridekileri görürler fakat geridekilerin görüşü ileridekileri
göremez... " der.
Ve kutbun insanların gözbebeği
olduğunu, onu aramak gerektiğini anlatır. Yine mesnevide Kutup için: " O
aslandır, işi gücü avlanmaktır. Halk onun artığıyla geçinir. O akla benzer
halksa onun uzuvlarıdır. Kutup kendi çevresinde döner dolaşır, göklerse onun
çevresinde.
Hatta o, işte O 'dur! Güneş, yüzünü
insan sureti ile örtmüş, insan suretinde gizlenmiştir. Artık anlayıver!
Yani insanı hakikatine götürecek bir
kılavuz gerektir. Musa bile Hızır'ın hükmüne girdi de hakikate erdi. Zaten bütün
dünya, o tek kişiden ibarettir. Fakat yalancı şeyhlere inanılmamalıdır.
Yalancının hiçbir şey olmadığı meydana çıkıncaya dek arayış içindeki kişinin
ömrü tükenir. Yalancı şeyhler halkı aldatmak için dükkân açıp oturmuş kişilere
benzer. Onlardan hiç farkları yoktur.
Mevlana'ya göre süluk, yani bir
tasavvuf yoluna girmek kendini unutmak değil, kendine gelmek, kendini bulmaktır.
O'nun yolunda gerçeğe ulaşmak için evlenmemek gibi insan tabiatına aykırı şeyler
hiç yoktur. Şehvet olmadıkça şehvetten kaçınmanın olamayacağını ve bununla
beraber şehvet varken nefse hâkim olmanın bir fazilet olduğunu söyler. O,
gerçeğe ulaşmak için zikir, esma ve halvet de kabul etmez.
"Addan sıfattan ne doğar? Hayal ...
O hayal, ancak ulaşmaya bir delil olabilir. Madem ki delildir, delilin
gösterdiği bir hakikat de vardır. Şu halde addan ve harften geçmek, ad sahibini
bulmak gerek. Bunun için de varlıktan arınmak lazımdır. Cisme ait zikir, eksik
bir hayaldir." sözleri bu kanaatini belirttiği gibi "Ağyardan yalnız kalmak
gerek, yardan değil. Kürk, baharda işe yaramaz, kışın yarar" sözü de bu
husustaki fikrini tamamıyla açıklar.
Mevlana'ya göre zikir, ancak fikri
harekete getirir. Fakat işin aslı hal ve cezbedir.
Sonuç olarak Mevlana, esmayı değil
aşkı ve cezbeyi ve bu ikisinin tezahürü olan, aşkı ve cezbeyi meydana getiren
semayı esas olarak kabul eder.
Mevlana'ya göre hakikati arayan kişi
bunu ancak kendisinde bulabilir ve hakikati kendisinde görebilir. İnsanın
dışında bir hakikat yoktur. Kişi nefsanî isteklerinden arınıp rahmani yöne önem
verirse gün gelir aradığı hakikatin kendisi olur. O yüce sultan ise baştanbaşa
hakikatin kendisiydi.
Onun Tanrıya doyumsuzluğu o derecede
idi ki meşhur bir şiirinde: "Enel Hak ", " Ben Hakkım, kadehinden bir yudum içen
sızdı. Ben şişelerle, küplerle içtim yine de sızmadım " der.
Hazreti Muhammed'e bağlılığı o
derecededir ki o artık O olmuştur.
" Bugün Ahmed benim. Ama dünkü Ahmed
değilim" der.
Hz. Mevlana' nın gerçeği tekâmülü,
şiirlerinde safha safha ve büyük bir açıklıkla görülmektedir. Günlük hadiselere
kadar her şeyi bizlere söyleyen Hz. Mevlana,
"Kanlar içine düştüğünü, bir sele
kapılıp gitmekte olduğunu, paramparça bir gönülle yıldızlar gibi bütün gece
dolanıp durduğunu" söyler.
"Hakikatten bir işarette bulunan
Hallac'ı, halkın dara çektiğini; fakat sırlarını duysa Hallac'ın onu dara
çekeceğini" bildirir.
Aşk sofrasına oturup o sofranın
tuzuna bandığını, aşkın kendisine boğaz olduğunu, bu sebeple de varlığını bir
lokma yapıp yuttuğunu anlatır.
Kendisini eski erenlerle
karşılaştırken hepsinin içip sızdığını, salına salına bahçeye gelmesinin tam
zamanı olduğunu söyler: "Onlar hep gittiler, der; biz sağ olalım. Zamanın gönlü
de biziz, canı da, bayraktarı da..."
Bir başka gazelde de aynı şeyi
söylerken "Ebedi içip sızmayan biziz" der.
Özlü bir hazırlık devresinden sonra
Şems'in gelişiyle bütün kaygılardan kurtulan, bir şiirinde kendi tabiri ile
"Sarığını rehin verip seccadeden bezecek" bir hale düşen Mevlana yine kendi
sözleriyle ercesine adamcasına bir hamle etmiş, bilgiyi vermiş, bilinene
erişmiştir.
Artık "toprağı inci haline
getirecek, çalgıcıların teflerini altınla dolduracak, susuzlara sakilik edecek,
kupkuru toprakta Kevser suları akıtacak, yeryüzünü cennete çevirecek, gamlıları
Sultan ve Bey, yüzlerce kiliseyi mescit, yüzlerce darağacını minber yapacak" bir
haldedir.
"Buyruğunu bozacak yoktur O'nun.
Dilediğini kafir, dilediğini mümin eder O". Bir kuldur ki, sahibini azat
etmiştir. Daha dün şu alemde doğmuştur ama eski dünyayı bayındır hale getiren
O'dur.
"Kimin hırkasını dikerse o çıplak
kalmaz artık. Kime çare olursa, çaresiz hale düşmez o. Kimin mevkii, kimin
rütbesi olursa, kimse elinden alamaz o mevkii. İnci haline gelen katı taş,
tekrar taş olmaz. Özlem çekenlerin kıblesi kesilen, yıkılmaz. Sükut edenlerin
Mushafı şu Mushaf gibi parçalanan otuz cüz haline gelmez. Kendisini seveni ona
gönül vermiş canları öyle temin eder.
"Seni bir an bile yalnız bırakmam.
Her an seni biraz daha yüceltir,
biraz daha fazla ağırlarım
And olsun tertemiz zatıma, and olsun
saltanatımın güneşine ki
Seni lütuflarımla yüceltirim.
Yüzünü nurumla nurlandırır, başını
on parmağımla kaşırım."
Hacca gidenlere;
" Nereye gidiyorsunuz nereye?
Sevgili burada. Buraya gelin buraya!" diye çağırır.
Mesnevi'yi sunarken de bunun bir
vahiy olduğunu apaçık anlatan Hz. Mevlana bu sözleri söylemek için Muhiyiddin
Arabî gibi rüyalar görmeye," Hatm-i Vilayet "makamına sahip olduğunu iddiaya
lüzum bile görmez. Zaten onun saltanatı, bir halk saltanatıdır. Bu kadar yüksek
bir iddia bile, onun halkçı ruhunda bir ferdiyet yaratmaz. Yine onun sözlerinden
alıntılarla söyleyecek olursak:
" Rüşvet ve para padişahı değildir
O, paramparça gönül hırkalarını diken bir padişahtır. Yolda ister ayı olsun,
ister aslan, ercesine bir hamleden başkasını bilmez O. Garez tohumunu
ekmediğini, yokluğun sığındığı er olduğunu, tamah sırtını hiç kaşımadığını"
söyler.
Bütün dünyaya, ne din farkı ne
mezhep farkı gözetmeksizin hitap eden Mevlana, hepimizden de bu görüşü, bu
duyuşu, bu cesareti ister.
"Birlik şarabını ver, hepimizi aynı
gecede sarhoş et de hepimiz toplanalım,
Görünüşteki ayrılıkları,
aykırılıkları bir anda giderelim.
Benliğimizden geçtik mi, su rengini
alır, her kabın şekline uyarız.
Biz bir ağacın dallarıyız, hepimiz
de kapı yoldaşlarıyız."
Ona öyle bir âşık gerektir ki kalktı
mı her yandan ateşli kıyametler koparsın. Cehennem gibi bir gönül gerektir ki
ona, cehennemi unuttursun, yüzlerce denizi yakıp kurutsun. Bir dalgadan bir
deniz meydana getirsin, gökleri eline alsın, sıksın, bir mendil gibi
buruştursun. Zevalsiz ışığı bir kandil gibi gök kubbeye asakoysun.
"İnsanda bu cesaret olmadıkça neye
yarar. Gönlünü yıkamamış Âdem, istediği kadar yüzünü yıkasın, abdest alsın,
namaz kılsın boştur." İnsan onun deyimiyle, hırsla bir süpürge olduktan sonra,
elbette daima hep toz içindedir. Bu çeşit adamların kendisini anlayamayacağını
da bilir O. Ve bir gün "Falan sizi övüyordu” diyene söylediği şu sözler, bu
bakımdan ne kadar manalıdır.
"Ne haddine ki o, beni övsün! Eğer
sözlerimi övüyorsa harf, ses, dil, dudak, baki değildir. Bunlar asıl değildir.
Asıl olmayan kalmaz, geçer gider. Yok o beni zatım bakımından tanıdıysa hakkı
vardır, övebilir."
Hz. Mevlana'nın yolu aşk ve edep
yoludur. Hak yolunda olduğunu söyleyip, bu yolun gerektirdiği edebi yerine
getirmeyen, benliklerinde kalan kişilere, söylediği şu sözler ile Hak yolunun
tamamen edepten ibaret olduğunu belirtir:
" Efendi! Bilmiş ol ki edep, insanın
bedenindeki ruhtur.
Efendi! Edep, Hak erinin göz ve
gönlünün nurudur.
Eğer şeytanın başını ezmek dilersen,
aç ve gör,
Şeytanın katili edeptir.
İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o
insan değildir.
İnsan ile hayvan arasındaki fark
edeptir.
İman nedir diye akıldan sordum.
Akıl, kalbimin kulağıma seslenerek 'İman edeptir' dedi."
Kendisine inanan insan Mevlana,
ölmezliğine de inanmış , "Topluluğun rahmet olduğunu duydum, bu yüzden halka
candan kul oldum." sözüyle gerçek saltanatının gönüllerde olduğunu bildirmiş,
" Her günüm cumadır, hutbem daimi.
Minberim yüceliktir, yerim erlik"
Beyitiyle bu saltanatın hiç bir
zaman ferdi olmadığını açıkça belirtmiştir.
Kendi hakikatini söylediği şu
cezbelerinde ise bizi yüceliği ile büyülemektedir. Ve cihan sultanı Hz. Muhammed
Mustafa'ya nasıl bende olduğunu, O olduğunu söylemektedir:
"Hazineyi açtılar, hepiniz elbiseler
giyin.
Mustafa yine geldi iman edin.
Dokuz felek ile her felekte bir
zaman dönüp dolaştım.
Senelerce yıldızlarda, burçlarda
devrettim.
Bir müddet görünmedim, O'nunla idim.
Lahutiyette Hakka en yakın idim.
Ana karnındaki çocuk gibi gıdamı
Hak'tan aldım.
İnsan bir kere doğar, ben birçok
defalar doğdum.
Cisim hırkasını giydim işler gördüm.
Çok kere bu hırkayı kendi ellerimle
yırttım.
Geceleri zahitlerle mabetlerde
sabahladım.
Kâfirlerle put hanede putların
içinde uyudum.
Kıskancın acısı benim. Hastanın
şifası benim.
Hem bulut, hem yağmurum, çayırlara
yağarım.
Ey derviş! Benim eteğime asla
fanilik tozu konmadı.
Sonsuzluk âleminin bağında ben bol
bol gül topladım.
Ben sudan, ateşten, inatçı
rüzgârdan, şekle girmiş topraktan değilim.
Evlat ben tertemiz nurum. Tebrizli
Şems'te yok olmuşum.
Eğer beni gördüysen kimseye
gördüğünü söyleme"
MEVLANA CELALEDDİN RUMİ
Hz. Mevlana'nın İnsan Hayatının Sona
Ermesine Ait Bakışı.
17 Aralık 1273' te o güne kadar
insanları hayalden kurtarıp gerçeğe davet eden Hazreti Mevlana son nefesini
verirken, Hakk' a kavuşmadan önce şöyle seslenmiştir bize:
"Hakka kavuştuğum gün tabutum
yürüyünce şu dünyanın dertleri ile dertleniyorum sanma.
Bana ağlama, yazık yazık deme.
Cenazemi görünce ayrılık, ayrılık
diye feryat etme.
Beni toprağa verirken elveda elveda
diye ağlama.
Gün batımını gördün ya gün doğumunu
da seyret.
Hangi tohum yere atıldı da çıkmadı.
İnsan tohumu hakkında niye yanlış bir zanna düşüyorsun."
Mevlana insanoğluydu. Bütün dinlerin
aslını idrak eden ve bütün dinlerin üstüne çıkan insan Mevlana, insana secde
ediyordu. İnsanlık ve sevgi dininin kurucusuydu. Birliği müjdelemişti. Halkı ve
mukaddes kitabı kucaklamıştı. Dünyayı daim bir oluş âlemi görerek ölümü de pek
tabii buluyordu. Hatta ona göre ölüm sallanan bir dişin düşmesinden başka bir
şey değildi. Dünya ve hayat daimi bir oluştan başka bir şey olmadığından
yıpranmaz ve eskimez, zamandan zamana değişir ve tazelenirdi. Bu yüzden düşen
dişin yerine mutlaka yenisi çıkacaktı. Bu bakımdan da O, âlemdeki ebediliğinden
emindi.
Bakın Hazreti Mevlana nasıl
sesleniyor:
" Mezarımın toprağı bir yudum şarap
gibidir.
Bedenimi içince, canım göklerin
üstüne çıkar.
O padişah değilim ki tahttan ineyim
de tabuta bineyim.
Benim fermanımın yazgısı
ebediliktir."
Hazreti Mevlana gerçekten de bu
ebediliği kazanmıştı ve o artık gönüllerdeydi.
Bir başka seslenişinde şöyle
buyuruyor:
" Ben görünen ve görünmeyenim.
Uykudaki göz gibi açığım ve
gizliyim.
Varım ve yokum.
Gül suyundaki koku gibi.
Söyleyen ve susanım kitaptaki yazı
gibi."
İşte basit gibi gözüken fakat tüm
evreni kapsayacak kadar mana dolu olan bu sözlerle Hazreti Mevlana kendi
makamının da ne olduğunu açıkça ortaya koyuyor ve hiç bir zaman yokluk ve
tevazudan ayrılmıyor. Hak'la var olduğunu ve onun bir gölgesi olduğunu her
fırsatta ortaya koyan Hazreti Mevlana bir rubaisinde kişiliğindeki manevi
enginlikten şöyle bahsediyor:
"Ben, hem âşık, hem de maşukum.
Ben hem aynayım, hem güzelliğim, hem
de güzelliği seyreden."
Yorumlar
Yorum Gönder