TÜRKÇE'NİN TARİHİ GELİŞİMİ VE DEVİRLERİ
TÜRK EDEBİYATI
Türkçe'nin ilk devresi hakkında açık ve kesin bir bilgi
yoktur. İlk devrede Ana Türkçe ve daha sonraki devresinde İlk Türkçe adı
verilmektedir. Bu devrelerden bugüne örnek kalmamıştır. Ana Türkçe farazî bir
devredir. İlk Türkçe devresi, tarih sahnesinde görüldüğümüz zamana aittir. İlk
Türkçe devresi; Büyük Hun İmparatorluğu zamanındaki Türkçe'dir. Bu devreden
elimize herhangi bir örnek geçmemiştir. Hun devrinde söylenmiş bâzı şiirleri
Çince metinlerden öğrenmek mümkündür. Vesikalara dayanan devre; Eski Türkçe adı
verilen devrededir. Bu devrede milâdın başlangıcından II. asra kadar devam
etmiştir. (Eski
Türkçe denince ilmî araştırmalarda II. asır akla gelir.)
Türkçe'nin tarihî gelişmesi üç devreye ayrılmaktadır.
1- Eski Türkçe devresi : Başlangıçtan, II. asra kadar.
2- Orta Türkçe devresi : II. asır - 13. asır arası.
3- Yeni Türkçe devesi : 13. asır - 20. asır arası.
1. ESKİ TÜRKÇE DEVRESİ : Bu devrenin bilinen ilk metinleri
8. yüzyılda dikilmiş olan Orhun anıtlarıdır. Bu devre de içinde ikiye ayrılır.
a) Göktürkçe : Kendi yazımız olan Göktürk alfabesi
kullanılmıştır. Bugüne kadar gelen en eski metindir. Göktürk yazısı ile
yazılmış anıtlardır.
b) Uygurca : İslâmiyet'ten önceki bu Eski Türkçe devresinin
Göktürk yazıtlarından sonraki yazılı ürünleri Uygur Türkçesi metinleridir.
Uygur Türkleri; Göktürklerin millî yazı dillerini bırakmış
İranlılarla akraba olan bir kavim Soğdların yazısını ve Mani-Buda dinlerini
kabul etmişlerdir. Eski Türkçe devresinin ikinci bölümünü teşkîl eden Uygur
Türkçesi ile yazılmış eserler dinî mahiyettedir.
2. ORTA TÜRKÇE DEVRESİ : Bu devrede gerek Türk dilinde,
gerek Türk kültüründe önemli değişmeler olmuştur. 10. asırda İslâmiyet resmen
kabul edilmiş ve yazı olarak Arap harfleri alınmıştır. Bu devrede Karahanlı
devletinin bulunması dolayısıyla Karahanlı Türkçesi de denmektedir.
İslâmiyet'ten sonraki Türk edebiyatının ilk eseri Kutadgu Bilig'dir.
11. asırda yeni yazı dillerinin meydana gelem temayülü
gösterdiği bir çağdır. Eski Türkçe devresindeki yazı dilinin ve bunun son
safhası olan Uygur Türkçesi'nin bir devamı sayılmakla beraber zamanında
Hakaniye Türkçesi diye adlandırılan Karahanlı Türkçesi, Doğu Türkçesi yazı
dilinin başlangıcı olarak da kabul edilmektedir. Doğu, Batı ve Kuzey Türkçeleri
olarak 13. asırdan itibaren ortaya çıkmaya başlayan yeni yazı dilleri devresi
ile Eski Türkçe devresi arasındaki bu döneme; Orta Türkçe devresi veya geçiş
devresi denmektedir.
3. YENİ TÜRKÇE DEVRESİ : 11. asrın yeni yazı dillerinin
meydana gelme temayülü göstermeye başladığı Orta Türkçe devresini açıklarken
işaret etmiştik. 13. asır sonlarına doğru, Doğu ve Batı Türkçe arasında yeni ve
birbirinden farklı yazı dilleri meydana gelemeye başlamıştır. Doğu Türkçesi,
Eski Türkçe'nin ve Karahanlı Türkçesi'nin bir devamı olarak ortaya çıkmıştır.
Doğu Türkçesi, Orta Asya müşterek Türkçesi demektir. Batı Türkçesi, Oğuz
Türkleri'nin konuşma diline dayanmaktadır. 13. asırdan itibaren yazı dili
olarak kullanılmıştır. Batı Türkçesi iki koldan gelişmiştir. Bunları Osmanlı
Türkçesi ve Azerî Türkçesi kabul edebiliriz. Bunlar arsındaki fark 15. asrın
sonlarında görülmüştür. Daha önce her iki yazı dili de aynı özellikleri
taşımıştır. Doğu Türkçesi'nin bir de Kuzey kolu vardır. 15. asra kadar devam
etmiştir. Doğu Türkçesi ile ilgili Kuzey Türkçesi'ni Kıpçak Türkleri'nin
kullandıkları yazı dili oluşturmuştur. Kıpçak Türkçesi mahsullerine, Kuzey
Afrika'da ve Mısır'da rastlanmaktadır. Daha sonra Kıpçakça, Oğuzca unsurlar
alarak Batı Türkçesi ile birleşmiştir. Çağatayca öncesi, Doğu Türkçesi adı da
verilmektedir. Çağatay Türkçesi 15. asırda edebiyat dili olarak Ali Şîr Nevaî
tarafından kurulmuştur. 16. asırda Babür Şah Çağatay Türkçesi'nin büyük
temsilcisidir. 17. asırda da Çağatay Türkçesi ile yazılmış bâzı eserler
bulunmaktadır. Çağatay Türkçesi'nin yerine Özbek yazı dili gelmiştir. Kuzey
Türkçesi olarak Kıpçak Türkçesi'nden sonra Kırım ve Kazan Türkçesi'nin devam
ettiğini görüyoruz. Batı Türkçesi iki koldan gelişmiş ve böylece bir edebiyat
oluşmuştur. Osmanlı; Türkiye Türkçesi'nin tarihî devresini teşkil etmiştir.
Bugün yeni Türkiye Türkçesi kullanılmıştır. Azerî Türkçesi
ise Kuzey ve Güney olmak üzere iki kolda gelişmiştir. Doğu Anadolu halk
ağızları lehçe itibari ile Azeri Türkçesi'ne yakındır. Böylece Teni Türkçe
devresi 13. asırdan 1908'e kadar gelmiştir. Bunun kolları Osmanlı ve Azerî
Türkçesi, Çağatay öncesi ve Çağatayca, Kıpçak Türkçesi ve Kazan Türkçesi'dir.
Yeni Türkçe devresi bugünkü modern hâlini almıştır.
ESKİ TÜRK EDEBİYATI
XIII. asırdan sonra Türk cemiyet hayatında çeşitli zümre ve
çevrelerin teşekkülü, değişik edebî mahsullerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.
Saray, konak, medrese çevrelerinde ve bunlara yakın topluluklarda okumuşlara
mahsus yeni bir edebiyat doğmaya başlamıştı. Kaynağını ve örneğini daha çok
İran edebiyatından alan, İslâm kültürünün bütün kollarından belenen, Türk
ruhunun hususiyetlerini aksettiren ve mahallî çizgileri veren bu edebiyat, 600
yıldan fazla devam etmiş ve canlılığını kaybetmekle beraber günümüze kadar gelmiştir.
Yüksek zümre edebiyatı denen ve asırlar boyunca dil ve
muhteva bakımından örnek teşkil ettiği ve okullarda okutulduğu için
"klasik" kabul edilen bu edebiyat, umumiyetle Divan edebiyatı ismiyle
tanınmıştır. Bu suretle adlandırılmasına sebep, bu edebiyatın daha çok manzum
eserlerden meydana gelmesi ve şiir kitaplarına "divan" denmesidir.
Divan şiiri Anadolu'da XIII. asırda Selçuklular zamanında
Hoca Dehhânî ile başlamıştır. XIV. asırda Ahmedî, Şeyhoğlu, Ahmed-i Dâî gibi
şairlere sahip bulunan bu edebiyatın ilk büyük üstadı XV. asırda yaşamış olan
Şeyhî'dir. Fatih devrinde Ahmet Paşa ve daha sonra Necâtî'yi yetiştiren Divan
şiiri XVI. asırda Zâtî, Bâkî, Hayâlî, Taşlıcalı Yahya, Nev'î, Fuzûlî, Rûhî-i
Bağdâdî, Hâkanî, XVII. asırda Şeyhülislâm Yahya, Nef'î, Nâilî, Necâtî,
Nev'î-zâde Atâî, Nâbî, Sâbit. XVIII. asırda Nedim, Şeyh Galib, Râgıb Paşa, XIX.
asırda Yenişehirli Avni, Ziya Paşa gibi büyük sanatkârların eserleriyle
fevkalâde bir gelişme göstermiştir.
İslâm kültürü kaynağından beslenen ve bilhassa başlangıçta
İran edebiyatını örnek alan Divan edebiyatımız muhteva itibariyle çok çeşitli
unsurlara dayanmaktadır. Divan edebiyatının iç zenginliğini ve özünü teşkil
eden ve bugün onu iyi anlamak için bilinmesi gereken bu eski kültür ve bilgi
malzemesi şunlardır :
1- Dinî inançlar (âyet ve hadisler),
2- İslâmî ilimler (tefsir, kelâm, fıkıh)
3- İslâm tarihi,
4- Tasavvuf ve remizleri,
5- İran mitolojisi (şahsiyetler ve hâdiseler),
6- Peygamber kıssaları, mûcizeler, efsaneler, rivayetler
7- Tarihî, efsanevî, mitolojik şahsiyetler ve hâdiseler,
8- Çağın ilimleri (hikmet, kimya, hendese, tıp vs.),
9- Türk tarihi ve millî kültür unsurları,
10- Devrin edebiyat anlayışı ve edebî bilgileri (belâgat),
11- Dil malzemesi (deyimler, atasözleri; Arapça ve Farsça
kelimeler, şekiller, tamlamalar, birleşik sıfatlar vs.).
II.MEŞRUTİYET SONRASI TÜRK EDEBİYATI
II. Meşrutiyetten sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafında
kendilerine Fecr-i Ati adını veren yeni bir nesil toplanmıştır. Kısa ömürlü
olan bu topluluk, Servet-i Füsunculardan daha sade bir dil kullanmış sembolizm,
empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine uygulamışlar, Avrupa
Edebiyat ile Milli Edebiyat arasında bağ oluşturmuşlardır. Aruz'la şiir yazan
Fecr-i Ati şairlerinden tanınmış ve orijinali Ahmet Hacim'dir. Başlangıçta
Fecr-i Ati roman ve hikayecisi olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit
Karay ise, gerçek kişiliklerini Milli Edebiyat akımı içerisinde
göstermişlerdir. Fecr-i Ati topluluğu dışında kalan İstiklal Marşı şairi Mehmet
Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı kendi şiir anlayışlarına göre eserler veren ve
daha sonra Milli Edebiyat akımına katılan şairlerdir. Modern Türk Edebiyatını
yaratma amacıyla kurulan Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati toplulukları
büyük hamleler yapmakla beraber ruhta büyük ölçüde Fransız sanatına bağlı, dil
ve üslupta Osmanlıcaydı sürdüren, milli kimlik ve kişiliğe ulaşamamış bir
edebiyat vücuda getirmişlerdir. Osmanlı imparatorluğunun dağılışı sırasında,
Türk aydınlarının büyük bir
bölümü, ümmete bağlı Osmanlıcılığın terk edilerek
milliyetçiliğin benimsenmesinin, memleketin geleceği için gerekli olduğuna
inanıyorlardı. Bu inanç sonucunda Türkçülük ve Milliyetçilik akımları doğmuş,
her sahada milli kimlik ve kimlik arayışları başlamıştır. Türk Dili, Türk
Vezni, Türk Zevki ve Kültürü ile Milli konuları, Milli Ülküleri işleyen Türk
Edebiyatı ihtiyacı ve özlemi sonucunda 1911-1923 yılları arasında Milli
Edebiyat akımı doğmuştur. Bir kısmı daha sonra Cumhuriyet dönemi yazar ve
şairleri arasında da yer alan bu edebiyatın temsilcilerinin en önemlileri, Ziya
Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz
Çamlıbel, Enis Behiç Kor yürek, Kemalettin Kamu, Aka Gündüz, Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Refik Halit karay, Reşat Nuri Güntekin,
Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Halide Nusret Zorlutuna, Şükufe
Nihal, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar'dır. Cumhuriyet kültür, ideoloji,
edebiyat alanlarında Milli Edebiyatçıları hemen bütünüyle devralmıştır. Milli
Edebiyat akımının özellikleri, cumhuriyetin ilk on yılının da bir özeti
olmaktadır. Bu çerçeve içerisinde, Milli Edebiyat akımının ilkeleri de şu
şekilde belirtilebilir : Dilde yalınlık, halk edebiyatı şiir biçimlerinden
yararlanma ve hece ölçüsü, konu seçiminde yerlilik. Yalın bir dille yazma,
konularını hayattan ülke şartlarından seçme ve milli kaynaklara yönelme
ilkelerinde birlenilmiştir. İslamcı, Osmanlıcı, gelenekçi görüşlere sahip
yazarlardan , bireysel eğilimli yazarlara kadar tüm edebiyatçılara açık bir
bütünlük mevcuttur. Çünkü artık söz konusu olan Milli Edebiyat akımı kavramı
değil, Milli Edebiyat dönemidir. Bu akım dilde ve duyuşta 1911-1915 dönemi
milliyetçilik fikirlerinin ön planda olduğu roman, hikaye, tiyatro eseri ve
şiirler verilmesine yol açmıştır.
Türk milletine mensup olma şuuru, tarih içinde devamlılık
düşüncesi, kendi kalarak Batılılaşma inancı, 1911-1923 yılları arasındaki
akımın temelleridir. Bu dönemin bariz özelliği, Türk Romantizminin edebi
tezahürlerini göstermesidir. Adını 1912'den itibaren duyurmakla beraber asıl
şöhretini Milli Mücadele Devrinde kazanan Yahya Kemal Beyatlı, ölümüne kadar
saf şiir peşinde koşmuş bir mısra kuyumcusudur. İslamcı şair olarak tanınan,
başta İstanbul'da olmak üzere çeşitli şehir ve ülkelerin geri kalmışlığını, çaresizliğini,
aydınların yabancı amacını anlatan Mehmet Akif Ersoy'un Safahat (Safhalar) adlı
şiir kitabı hem aydınlar hem de geniş halk yığınları üzerinde büyük etki
yapmıştır. Gerek Mehmet Akif Ersoy gerekse Yahya Kemal Beyatlı şiir dili ile
konuşma dili arasındaki uzlaşmalığı ve Türk diline zor uyan aruzun engellerini
ortadan kaldırıp yaşayan Türkçe ile başarılı şiirler yazmışlardır. Yahya Kemal
Beyatlı sadece bir şair olarak değil, medeniyet ve kültür araştırıcılığı, çok
çeşitli fikri ve edebi zenginlikleri şahsında toplamış, sohbetleri ile çığır
açmış bir edebiyatçı olarak da tanınır. Birinci Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş
savaşından sonra Türkiye'de meydana gelen en önemli olay, tarihe karışan
Osmanlı Devletiyle birlikte, onun dayandığı müesseseler, sosyal tabaka, hayat
felsefesi, dil ve üslubun ortadan kalkarak, yeni bir rejime, zihniyete ve
sosyal düzene dayanan yeni bir devletin kurulmasıdır. Cumhuriyet devri, halk
iradesine dayanan parlamento rejimini getirdi. Bu rejimi kuran ilk nesil,
Kurtuluş savaşını kazanan subaylar, İkinci Meşrutiyet devrinde yetişen
münevverlerdir. Hem büyük bir kumandan hem de kültür ve medeniyet konularında
ileri görüşlü olan Mustafa Kemal Atatürk,bu münevverlerle birlikte Türkiye'nin
sosyal, iktisadi ve kültürel yapısını değiştiren inkılapları gerçekleştirdi.
Cumhuriyet devri edebiyatının ilk dönem eserleri bu siyasi, sosyal ve kültürel
çerçevenin etkilerini taşır. Cumhuriyet kuruluşunu hazırlayan milliyetçilik
ideolojisi içinde doğan Milli Edebiyat akımı Cumhuriyetin ilk yıllarında en
olgun eserlerini verdi. Cumhuriyet rejimi ve bu devirde meydana getirilen
sosyal ve iktisadi müesseseler üstünde başlarında büyük Türk sosyolog ve
düşünürü Ziya Gökalp'in bulunduğu Türkçü ve Milliyetçi münevver zümre etkili
oldu. Gökalp'in Türkiye ve Türkler için şekillendirdiği düşünceler başta
Atatürk olmak üzere, Cumhuriyeti kuran birinci neslin dünya görüşünün kaynağını
teşkil etti. 1880 yıllarından sonra doğan, II. Meşrutiyeti, Balkan savaşını ve
Kurtuluş savaşını gören ve modern Türkiye Cumhuriyetinin aydın tabakasını
meydana getiren nesil, felaketlerle olgunlaşmış ve zenginleşmiş hayat
tecrübesine sahiptir. Halka ulaşabilmek ve onunla bütünleşebilmek için onun
dilini kullanmak gerektiğine bu nesilden yazarlar eserlerinde konuşma dilini
kullandılar. Halk dilini kullanırken gençlik yıllarında hayran oldukları
Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) yazarlarının ince zevkini günlük dile
aktardılar. Genç Kalemler Dergisinde başlayan bu çalışmalar başlangıçta
Edebiyat-ı Cedide topluluğunda yer alan ve II. Meşrutiyet devrinde Türkçülük
akımına katılan Ahmet Hikmet Müftüoğlu devrinin ilk dönem şairleri Türkçülerin
yaygınlaştırdığı sade dil ve hece veznini kullandılar. Memleket gerçekleri ve
bir ölçüde günlük hayat şiir konuları arasına girdi. Mütareke yıllarında şöhret
kazanan hececiler, Orhan Seyfi Orhon (1890-1972) ve Yusuf Ziya Ortaç'dan
(1896-1967) sonra yetişen Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973) ile Kemalettin Kamu
(1901-1948) Anadolu'yu ve vasat insan tipini şiire soktular. Hece vezni ile
serbest tarzda şiirler yazan Enis Behiç Koryürek'in (1892-1949) şiirleri tarihi
ve milli heyecanları yansıtır. Kendine has üslubu, vatan, coğrafya ve tarihini
İstanbul dekoruyla canlandıran Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) hem şiirde hem
de nesirde çok başarılı örnekler veren çok yönlü bir edebiyatçıdır.
Genç yaşında Rusya'ya giden ve oradan Marksist ve
materyalist bir inançla dönen Nazım Hikmet Ran (1902-1963) Türkçe'nin
estetiğini Mayakovski tesirleri taşıyan yeni bir tarzda kullanarak ihtilalci
şiirler yazdı. 1960'lı yıllardan sonra Türk Edebiyatı içinde yaygınlaşan
sosyalist akımının başlangıcı bu şiirler oldu. Ahmet Muhip Dıranas şiiri
tamamen estetik olarak kabul eden şairlerdendir. Aynı nesilden olan Arif Nihat
Asya (1904-1976) üslup ve ruh yönünden zenginliğini şiirlerine aksettiren
orijinal bir şairdir. Türk Edebiyatında küçük klasik hikaye yazma geleneğinin
kurucusu ve en başarılı temsilcisi olan Ömer Seyfettin'in (1884-1920) hikaye
kitapları 144 baskı yaparken kendisi en çok okunan yazar oldu. Sait Faik
Abasıyanık (1906-1948) ve Sabahattin Ali'nin 1935 yılından sonra yayınladıkları
hikayeler, birbirinden farklı iki yeni çığır açtı. Sait Faik, konuları
İstanbul'da geçen ve şahsi izlenimlerine dayanan şiir duygusuyla dolu hikayeler
yazdı. Materyalist bir dünya görüşüne sahip olan Sabahattin Ali, dış tasvirlere
ve sade olaylara fazla önem veren hikayeler yazdı. Bu iki yazarla birlikte
1960'lı yıllardan sonra yoğunlaşan günlük hayat ve olayların, düşünce ve
beklentilerin edebiyata akması başladı. 1940-1945 yılları arasında Türkiye II.
Dünya Savaşına katılmamakla birlikte, siyasi,sosyal,kültürel bakımdan büyük
değişikliklere uğradı. İdeolojik yönden Nazizm ve Faşizme karşı açılmış olan bu
savaş bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de batılı demokrasiye ve sosyalist
akımlara üstünlük sağladı. Türkiye, bu yeni kuvvetler dengesi içinde
Tanzimat'tan beri yöneldiği Batı medeniyetini ve örnek aldığı, Batı
demokrasisini tercih etti. Demokrasiye bağlı hürriyet ve tenkitle beraber
sosyalist ve Marksist görüşler de Türkiye'ye girdi. Şiirlerini 1941 yılında
Garip adlı kitapta toplayan Orhan Veli Kanık'a ve onunla aynı tarzı paylaşan
Melih Cevdet Andan ve Oktay Rıfat, Garipçiler adıyla anıldılar ve Türk
şiirlerinde yeni bir akım meydana getirdiler. Bu akımın esası, şiiri öteden
beri vazgeçilmez unsurlar sayılan vezin, kafiye ve benzetmelerden sıyırarak,
duyuların yalın ifadesi haline getirmekti. Orhan Veli, bu tarzda yazdığı
başarılı şiirlerle kendisinden sonrakileri büyük ölçüde etkiledi. Cahit Sıtkı
Tarancı (1910-1956) aynı sadeliği vezin ve kafiyeyi kullanarak sağladı. Tarancı
mısra içindeki belirli durakları kaldırarak veya değiştirerek hece vezninde
yenilik yaptı. Bu neslin dünya görüşü Andre Gide'in tesiri ile varlık ötesi
geçmiş ve gelecek tasavvurları olmaksızın anlık duyumlara dayanıyordu. Sait
Faik'in eserleri de dahil olmak üzere bu grubun eserlerinde yaşama sevinci
hakimdir. Serbest şiir hızla yayılmış, Asaf Halet Çelebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca,
Behçet Necatigil gibi başarılı temsilciler yetişmiştir. Asaf Halet Çelebi bazı
şiirlerinde doğu mistisizmi ile tasavvufu birleştirdi. İlk şiirlerinde serbest
çağrışımlara yer veren Fazıl Hüsnü Dağlarca, şuur altının karanlık akımlarını
ifade eden sembollerle dolu orijinal şiirler yazdı. Behçet Necatigil,
şiirlerinde büyük şehir hayatı içinde ezilmiş ve kaybolmuş insanın kırık,
karanlık, dolaşık duygularını anlattı. Şiirlerinde ahengi ihmal eden Necatigil,
divan şiirinde olduğu gibi, gittikçe derinleşen bir arka planı işlemiştir. 1950
yılından itibaren Türk yazar ve şairlerinin büyük bir kısmı hayat görüşlerini
"toplumsal gerçekçilik" adıyla edebiyata uyguladılar. Bu dönemde
Batıdan gelen varoluşculuk ve gerçeküstücülük akımları da hayata bakış tarzıyla
beraber eserlerinin kompozisyon ve üslubunu da değiştirdi. Son kırk yıllık Türk
Edebiyatı Batıdan gelen akımlar, sosyalist dünya görüşü, milli ve dini
yaklaşımlar ve çok partili dönemde çeşitlenen politik tercihler doğrultusunda
fevkalade çeşitlilik göstermekte, edebiyat çok kere vasıta gibi kullanılmakta
ve yeni arayışlar içinde görünmektedir. Kısa zaman içinde büyük şöhret kazanan
veya adını pek az duyurabilen yazar ve şairlerin Cumhuriyet terkibi paralelinde
kurulmakta olan yeni edebiyat geleneklerine katkıda bulunmakla beraber, bunlar
hakkında içinde yaşarken objektif tenkitler yapmak ve edebiyat tarihindeki
yerlerinin belirlenmesi mümkün olamamaktadır. Özellikle 1960'lı yıllardan sonra
gelişen kadın yazar ve şairlerin sayılarının artmış olması feminist akımın da
diğer pek çok akım gibi Türk Edebiyatı içinde yer almasını sağlamıştır. 1850-1986
yılları arasında isimleri en çok duyulan ve okunan roman ve hikayeciler şöyle
sıralanabilir : Halide Nusret Zorlutuna, Nihal Atsız, Safiye Erol, Tarık Dursun
K., Attila İlhan, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Mustafa
Necati Sepetçioğlu, Firuzan, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Tomris Uyar, Emine
Işınsu, Sevinç Çokum, Selim İleri, Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Bekir
Büyükarkın, Necati Cumalı, Haldun taner, Mustafa Kutlu, Muhtar Tevfikoğlu,
Bahaettin Özkişi, Durali Yılmaz, Rasim Özdenören, Şevket Bulut.
Bu dönemin şairleri: Behçet Kemal Çağlar, Necati Cumalı,
Ümit yaşar Oğuzcan, Bekir Sıtkı Erdoğan, Atilla İlhan, Yavuz Bülent Bakiler,
Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Karaer, Munis Faik Ozansoy, Niyazi Yıldırım
Gençosmanoğlu, İlhan Geçer, İlhan Geçer, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Turgut Uyar,
Sezai Karakoç, Bahaettin Karakoç'tur.
DİVAN EDEBİYATI
Türk edebiyatı XIV.asırdan Tanzimat dönemine kadar doğu
medeniyetinin, dolayısıyla beş yüz yıl İran ve Arap edebiyatlarının etkisi
altında yaşamıştır. Çünkü Orta Asya kültür çevresinden Anadolu bozkırına
yerleşip, İslam dinini kabul eden Türkler, ister istemez Müslüman doğu
kültürleri ile temasa geçmişler, Arap ve İranlıları edebiyat alanında örnek
almışlardır. Anayurt'tan bir bütün olarak getirilen Türk edebiyatı, Anadolu'da
halk ve divan edebiyatı olarak gelişmiştir. Halk edebiyatı, saz ve tekke
şairlerinin elinde halk arasında yaşarken, saray çevresini dolduranlar da divan
edebiyatının gelişmesini sağlamışlardır.
İran şairlerinin eserlerini taklitten başka bir şey olan
divan edebiyatı ümmet çağındaki dini hayatı yansıtan her yönüyle bir saray
edebiyatı hüviyetini taşımıştır. Bu edebiyatın en çok kullanılan edebi türü
şiirdir. Olaylar ve hikayeler bile şiir olarak yazıldığından, bunun dışındaki edebi
türlerin gelişmesini önlemiştir. Gazelleri, kasideleri, mesnevi ve hikayeleri,
gerçek ve temelsiz inançları kapsayan eserleriyle yaşadığı devrin bir
aynasıdır. Bu çağda başka türlü bir hayat ve edebiyat söz konusu olamaz.
Halinden memnun Osmanlı toplumu henüz değişme ve yenileşme diya bir problemle
karşı karşıya gelmemiştir.
Divan şiirine altın çağını yaşatan Ali Şir Nevai, Fuzuli,
Baki, Nedim, Nef'i, Şeyh Galip gibi şairler bile konu bakımından kadın, aşk
hikayeleri, şarap, tasavvuf, tabiat v.s. gibi temalar içinde sıkışıp
kalmışlardır. Gerek bu içine kapanmış Osmanlı toplum düzeni, gerek toplumun
içinde yaşadığı zevkleri yansıtan bu edebiyat, aşağı yukarı beş asır devam
etmiştir. Bu bakımdan yüzyıllarca kalıplaşmış bir şekil ve anlatım düzeni
içinde donup kalan ve asırlarca şairden şaire keyfi olarak Fars ve Arap
dillerinin etkisinde kelen divan edebiyatına aruzla yazılan ve medrese öğrenimi
görmüş yüksek tabakaya özgü bir edebiyattır diyebiliriz. Daha açıkçası sosyal
olaylara karşı ilgisiz kalmış divan şairleri padişahların, hükümet ricalinin
keyfine göre kaside ve gazeller yazmaktan başka iş yapmamışlardır.
Divan edebiyatı aslında halkın yabancı olmadığı aşk, ölüm,
kıskançlık gibi insancıl duyguları da işlemiştir. Ama ne var ki kullanılan dil
yüzünden halktan kopmuş, halka inememiştir. Çünkü halkın konuştuğu Türkçe ile
divan edebiyatının İran ve Arap dillerinin sözcükleri ile dolu ağdalı terkipli
dili arasında uçurum vardı. İşte divan şairlerinin kullandığı dil sayesinde
Tanzimat, hatta Cumhuriyet dönemine kadar süren bir zevk ayrılığı meydana
gelmiştir. Ayrıca yüksek tabaka, Araplardan gelen aruz vezniyle şiirler
yazarken, halk ve tekke edebiyatlarında ise Türklerin İslam medeniyet dairesine
girmeden önce kullandıkları hece vezni hakimiyetini sürdürmeye devam etmiştir.
Şu halde divan edebiyatının devam ettiği beş asırlık bir
zaman şeridi içinde gerek dil gerek vezin bakımından ayrı, ama halkın
benimseyip gönlünde yaşattığı ikinci bir edebiyat ta birlikte yaşamıştır. Hatta
yan yana ve iç içe. Ama divan edebiyatı hiçbir zaman ne halktan yana olmuş, ne
de halk tarafından kabul edilmiştir. Sarayla halk arasındaki bu zevk ayrılığı
yüzyıllarca sürüp gitmiştir.
Bu zümre edebiyatının medrese kültürü ve doğu zevkine
bağlılığı yüzünden ne bir Türk nesri meydana gelmiş, ne bir Türk grameri ve
sözlüğü ortaya çıkarılmıştır.
Saray ile halk arasındaki bu ikiliğin ve zevk ayrılığının
meydana gelmesini Agah Sırrı Levent iki sebebe dayandırmaktadır.
1- Türk padişahları gösterişli ve tantanalı saraylara
kurulduktan sonra göz kamaştırıcı bir hayat yaşamaya başlamışlardı. Bu görkemli
saray hayatında yabancı ve Türk şairler hakanlara sundukları kasidelerle bol
ihsanlar elde etmişlerdir. Bunun sonucunda ise halkın içinde yaşayan milli
gelenekler bir yana itilerek sarayla halkın arası açılmıştır. Arap ve Fars
dillerinin revaç görmesi sonucu Türk dili adeta bir yana itilmiştir.
2- Öğrenimini Arapça yapan medreseler de kültür yönünden
halkı ikiye ayırmışlardır.
Bu devirde halkın dilini kullanıp, onun içine kadar inenler
sadece görüşlerini yaymak için uğraşan ve bir nevi Anadolu'nun iç aydınlığı
diyebileceğimiz tarikat sahipleri ile bölge bölge dolaşarak halk arasında bugün
bile etkilerini sürdüren halk şairleri olmuşlardır.
TANZİMAT EDEBİYATI
Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar;Tanzimat ve ondan sonra gelişen
edebi cereyanları inceleyebilmek için Türk toplumunu etkilemiş bir kaç realite
üzerinde durmak gerektiğini belirtir. Zira Tanzimat edebiyatı bir medeniyet
değişmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunu gözden uzak tutmamak
gerekir.
Tanzimat ve sonrası dönemlerde Türk toplumunu etkileyen
sosyal ve kültürel olaylar aynı zamanda edebiyatımızın da değişmesi ve
yenileşmesine ortam hazırlamıştır. Bu önemli olaylar şunlardır:
1- 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı
2- 1876 ve 1908 birinci ve ikinci meşrutiyet denemeleri.
3- 1918 imparatorluğun dağılışı ile 1923'te Cumhuriyet ilanı
ve Ankara'nın başkent oluşu.
Bu önemli siyasi olaylar ve demokrasi denemelerinin her biri
genellikle bir edebi hareketin başlangıcı ve gelişme ortamı olmuşlardır.
19. asır Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme ve çöküş
devridir. Büyük fetihler artık gerilerde kalmıştır. Ordular yenilgilerden
kurtulamaz olmuştur.III. Selim devrinde ilk kez orduda yapılan ıslahat
hareketleri ile Avrupa'nın teknik ve kültürel üstünlüğü anlaşılmış ve
imparatorluk yönünü batıya çevirmek zorunda kalmıştır.
İşte Tanzimat edebiyatına verilen isimde 3 Kasım 1839'da
Reşit Paşa tarafından ilan edilen ve Gülhane Hattı Hümayunu da denilen
yenileşme beratının yürürlüğe konmuş olmasından doğmuştur. Bu olay daha
sonraları Tanzimat Fermanı olarak adlandırılacak,gerek siyasi alanda gerek
edebi ve toplumsal hayatta batıya yönelmenin resmi bir belgesi sayılacaktır.
Edebiyat Tarihçilerimizde 1839 yılını Tanzimat edebiyatının başlangıcı olarak
kabul edeceklerdir.
Tanzimat dönemiyle yeni açılan mekteplerde öğretimin
Türkçe'ye dönmesi, gazeteciliğin başlaması ve garp etkisiyle beraber gelişen
milli şuur sonucunda yepyeni bir ortam doğmuştur. Tanzimat edebiyatı dediğimiz
edebi yenileşme ister istemez toplum bünyesinde ki bu değişmelere,uyanan yeni
fikir akımlarına paralel olarak ortaya çıkmış,yeni bir medeniyet değişiminin
sonucu olarak gelişmiştir. Tanzimat dönemiyle birlikte edebiyatımızda sosyal ve
siyasal konular günlük olaylar tartışma alanına çekilmiştir.
Tanzimat edebiyatının ilk nesli olan Şinasi,Ziya Paşa,Namık
Kemal'in amaç bakımından gayretleri aşağı yukarı aynıdır. Bu ilk nesil birbiri
ardından ve birbirlerini bütünleyen çalışmalarıyla Türkiye'de siyasi Tanzimat
devriyle ölçülmeyecek kadar geniş bir aydınlar sınıfı yetiştirmişlerdir. Asıl
yaptıkları iş ise Türkçe'nin gelişmesine gösterdikleri çaba olmuştur. Bilhassa
Şinasi'nin (1826-1871) çıkarmış olduğu Tasvir-i Efkar gazetesi çevresinde
uyandırdığı halkçı dil hareketi ve peşinden gelenlerin getirdiği yeni edebiyat
anlayışı bunda önemli bir rol oynamıştır. Aynı zamanda Tanzimat edebiyatının
kurucusu sayılan Şinasi şiirde ilk defa eski şekiller içinde yeni kavramları
kullanmıştır. Namık Kemal ise daima geniş yankılar uyandıran eserler yazmış,neslinin
en gür sesli şairi ve dava adamı olarak görülmüştür.Ziya Paşa divan şiiri
geleneğini sürdürmesine rağmen,siyasi ve sosyal düşünceler,halk dilinin yazı
dili olmasını savunan fikirleriyle arkadaşlarının ortak ülkülerine katılmıştır.
Tüm bu yapılmak istenenlere rağmen Tanzimatçılar beş asır
devam eden divan edebiyatı geleneğinden tam olarak kurtulamamışlardır. Bu ilk
neslin genel sanat felsefesi “toplum için,vatan için,hürriyet ve halk için
sanat” anlayışı olmuştur.
Tanzimat edebiyatının birinciler kadar kavgacı olmayan
ikinci nesli diyebileceğimiz Hamit,Ekrem ve Samipaşazade Sezai gibilere
gelince;bunlar ustalarının izinde yürümekle beraber,siyasi ortamın ve devlet
yönetimindeki baskının Tanzimat'ın ilk yıllarına oranla ağırlaşması sonucu “Toplum
için sanat” felsefesini bırakıp “Sanat için sanat” görüşünü benimsemişlerdir.
Tanzimat Edebiyatının bu iki nesli arasında Namık
Kemal,Şinasi,Abdülhak Hamit gibi güçlü temsilcileri yetişmiş olmasına rağmen, o
yıllarda son çırpınışlarını gösteren eski edebiyatla,tutunmaya çalışan yeni
edebiyat boğuşma halindedir.Bu devirde okuyan ve yazan kitle arasında eski
edebiyata bağlı olanlar hala kabarıktır.Buna rağmen yeni neslin görüşleri
bilhassa bizim için tamamen yeni olan gazete yazıları,roman,tiyatro,eleştiri
gibi nesir çeşitlerinde daha kısa zamanda ve kolayca zafere erişir.
Tanzimat Edebiyatının Genel Özellikleri:
a. Tanzimat edebiyatı sanatçıları, Divan edebiyatında
bulunan şiir, tarih, mektup, v.b gibi edebiyat türlerini Batı anlayışına göre
yenileştirmişler; ayrıca, Divan edebiyatında hiç bulunmayan makale, tiyatro,
roman, hikaye, anı, eleştirme, v.b. gibi yeni edebiyat türleri getirmişlerdir.
b. Tanzimat edebiyatının özellikle ilk devirlerinde yetişen
sanatçıların çoğu (Ziya Paşa, Namık Kemal, v.b...) Montesquieu, Rousseau,
Voltaire, v.b. gibi Fransız devrimci yazarlarının etkisi altında kalarak,
makale ve şiirlerinde zulme, haksızlığa, hırsızlığa. geriliğe karşı şiddetli
bir dille mücadeleye girişmişler; vatan, millet, hürriyet. hak, adalet, kanun,
meşrutiyet. v.b. gibi kavramları memlekete yaymaya çalışmışlar, “toplum için
sanat” anlayışını benimsemişlerdir. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde
yetişen sanatçılar ise (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmit, Sami Paşa-zâde
Sezai v.b.) toplum işlerine daha az karışmışlar, “sanat için sanat” anlayışını
benimser görünmüşlerdir.
c. Çoğu Fransız edebiyatını örnek olarak alan bu
sanatçıların bir kısmı Klasisizm (Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Ali Bey, v.b.).bir
kısmı da Realizm (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşazâde Sezai, Nabi-zâde
Nâzım, v.b.) akımlarının etkisi altında eserler vermişlerdir.
ç. Tanzimat edebiyatı, Divan edebiyatının tersine olarak,
seçkin kişiler için değil, halk için meydana getirilen bir edebiyat olmak
iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu görüşü benimseyen sanatçılar (Şinasi, Ziya
Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ali Bey, v.b.) özellikle makale, tiyatro, anı,
kısmen de roman türlerinde bu yolda eserler vermişlerdir. Tanzimat edebiyatının
ikinci devrinde yetişen bazı sanatçılar ise (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak
Hamit, v.b.) bu amaçtan uzaklaşmış görünmektedirler.
d. Bu görüşün bir sonucu olarak, dilin sadeleşmesi, konuşma
dilinin yazı dili haline gelmesi düşüncesi savunulmuştur. Tanzimat edebiyatının
başlıca sanatçıları (Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ahmet Cevdet
Paşa, Şemseddin Sami, v.b.) dil konusunda böyle düşünmekle birlikte, hiçbiri
eski alışkanlıklarından kurtulup da büsbütün konuşma diliyle yazmış değildir.
Sade dil, daha çok, tiyatro; anı, mektup, bir dereceye kadar da makale ve
romanlarda kullanılmıştır. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen
sanatçıların bir kısmı ise ( Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşa-zâde Sezai,
özellikle Abdülhak Hamit) konuşma dilinden epey uzaklaşmışlardır.
e. Tanzimat edebiyatında en önemli yenilik, nesirde,
anlatımın kuruluşunda görülmüştür. Bu edebiyatta söz hüneri göstermek değil,
birtakım düşünceleri halka yaymak amacı güdüldüğünden, “seci” ler atılmış, asıl
düşünce ile ilgisi bulunmayan doldurma sözlere yer verilmemiş, düşünceler
sayfalarca süren uzun cümleler yerine kısa cümlelerle anlatılmaya
çalışılmıştır.
f. Tanzimat edebiyatı nazmında şiirin konusu genişletilmiş,
günlük hayatla ilgili her türlü olay, duygu ve düşünce şiir konusu olarak seçilmiştir;
İlk zamanlarda Divan edebiyatı nazım biçimlerinin dışına pek
çıkılmamış, yeni düşünceler eski biçimler içinde söylenmiş (Ziya Paşa, Namık
Kemal v.b.) ise de sonraları eski biçimler büsbütün bırakılarak yeni biçimler
kullanılmaya başlanmıştır (Recai-zâde Mahmut Ekrem, özellikle Abdülhak Hamit,
v,b.) ; yeni nazım biçimleri ilkin Fransızca'dan yapılan manzum çevirilerde
görülmüş, telif şiirlerde çok sonra kullanılmıştır; beyitlerin başlı başına
birer bütün olmasıyla yetinilmeyip, bütün mısralar aralarında bir anlam bağı
bulunmasına, Divan şiirindeki “parça güzelliği” anlayışı yer yine şiirin baştan
sona kadar belli bir düşünce etrafında gelişmesine; yani “konu birliği” ne ve
“bütün güzelliği” ne önem verilmiştir: genel olarak aruz vezni kullanılmakla
birlikte, Türk'lerin tabiî ve ulusal vezninin hece vezni olduğu anlaşılmış, bu
vezinle yazmaya tarafçılık edilmiş (Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa
v.b), fakat bu istek geniş bir akım halini alamamış, sadece birkaç sanatçı
(Ethem Pertev Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Vefik Paşa, Abdülhak Hâmit,
Recai-zâde Mahmut Ekrem v.b.) tarafından girişilen birkaç deneme ile
yetinilmiştir.
EDEBİYAT-I CEDİDE (SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI)
Edebiyat-ı Cedide, II.Abdülhamit (hük. 1878-1909) devrinde,
Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanan sanatçıların Batı edebiyatı yolunda
meydana getirdikleri bir edebiyat hareketidir.
Bu edebiyat, 1896'dan 1901'e kadar sürmüştür. Recai-zâde
Mahmut Ekrem, 1895 sonunda, Malûmat adlı bir dergide yazan Muallim Naci
izleyicileriyle kafiyenin göz için mi, kulak için mi olduğu tartışmasına
girişmiş ve bu gazeteye karşı cevaplarının bir kısmım Servet-i Fünun
dergisinde yayınlamıştır. Servet-i Fünun, Recai-zâde'nin Mekteb-i Mülkiye'den
öğrencisi olan Ahmet İhsan Tokgöz tarafından 1891 yılından beri çıkarılmakta
idi. Recai-zâde, bunu bir edebiyat dergisi hâline getirmek için Ahmet İhsan‘la
anlaşmış ve kendisinin Mekteb-i Sultanî (Galatasaray Lisesi) den öğrencisi olan
Tevfik Fikret'i derginin “kısm-ı.edebî ser-muharrirliği” ne getirmiştir. O
sırada Mektep ve başka dergilerde yazan ve Recai-zâde tarafını tutan başka
gençlerin de 1896'da bu dergi çevresinde toplanmasıyla “Edebiyat-ı Cedide”
topluluğu meydana gelmiştir.
Edebiyat-ı Cedide'nin başlıca özellikleri şu noktalar
üzerinde toplanabilir:
a. Edebiyat-i Cedide sanatçıları Batı uygarlığına, özellikle
Fransa'ya hayranlık göstermişler, Türkiye'nin Avrupalaşma yoluyla yükseleceğine
inanmışlar, orada sanat, bilim, ne buldularsa Türkiye'ye aktarmaya çalışmışlar;
laik bir zihniyeti benimsemişler ve daima dindışı şiirler yazmışlardır.
b. Devlet ve siyaset konularına dokunmak, vatan, hürriyet,
istikIâl, inkılap v.b. gibi, sözcük ve kavramları kullanmak yasak olduğu için,
açıkça toplumsal yazılar yazmak olanağı bulunamamış, ancak aşk, merhamet v.b.
gibi suya, sabuna dokunmayan temalar üzerinde dolaşılmıştır. (Edebiyat-ı Cedide
sanatçıları bu yüzden, daha sonraki devirlerde, memleketi yansıtmamak ve ulusal
olmamakla suçlandırılmışlardır).
c. Çağdaş Fransız edebiyatı örnek tutulmuş, hikâye ve
romanda Realizm ve Naturalizm, şiirde Parnasizm ve Sembolizm akımlarının etkisi
altında kalmıştır; Parnasyenlerin etkisiyle, “sanat
sanat içindir” görüşü benimsenmiştir. (Fikret, “toplum için
sanat” anlayışıyla de eserler vermiştir).
ç. Tanzimat sanatçılarının tersine olarak, halka seslenmek
düşünülmemiş, havasa mahsus bir edebiyat meydana getirilmiştir ; kendilerinin
de söylediği gibi ; “Servet-i Fünun edebiyatı umuma avâma mahsus değildir”.
d.Bu düşünüşün bir sonucu olarak, dil konusunda da Tanzimat
sanatçılarından daha geri bir anlayışla, konuşma dilinden büsbütün uzaklaşılmış
yazı dilinde o zamana kadar kullanılanlardan başka, Arap ve Farsça sözcükleri
karıştırarak Türkçe'de kullanılmayan birtakım yeni sözcükler (nahcir [av],
şegaf [çılgınca sevgi], tirâje [alâimisema, gökkuşağı] v,b.) bulunup
çıkarılmış; Batı edebiyatından alınan yeni kavramlar Fars dilinin kurallarıyla
kurulmuş birtakım yeni isim ve sıfat tamlamaları (sâât-ı semen-fâm [yasemin
renkli saatler], lerziş-i bârid [soğuk titreme], v.b...) ve yeni bileşik
sıfatlar (tehi-baht [boş talihli], şikeste-reng [kırık renkli], v.b...) ile
karşılanmış: aynen Fransızca'da görülen birtakım yeni deyim ve söyleyişler de
(el sıkmak, dest-i izdivacını talep etmek v.b.) Türkçe'ye aktarılmış, nesirde Fransızca'nın
sözdizimi Türk diline uydurulmaya çalışılmıştır.
e. Benzetmelerle yüklü olan süslü bir dille yazmak, yerli
yersiz ah!, oh! gibi ünlemlere fazla yer vermek., ve bağlacını sık sık
kullanmak, bir düşünceyi kuvvetlendirmek veya ondan dönmek maksadıyla söz
arasına evet evt!, hayır hayır! gibi sözcükler sıkıştırmak, ikide bir güzelim!,
meleğim! gibi hitaplarda bulunmak Edebiyat-ı Cedide üslubunun başlıca zayıf,
yapmacıklı yanıdır.
f. Hikâye ve roman türünde teknik kuvvetlenmiş (mesela, süs
için yazılan gereksiz tasvirler ve konu dışı bilgi vermeleri vak'anın yürüyüşü
durdurulmamış, serde yazarın kişiliği gizlenmiştir) ; Fransız realist ve
natüralist yazarlarının eserleri örnek tutulmuş; bunun sonucu olarak, hep
hayatta görülen ya da görülmesi olanağı bulunan olay ve kişiler anlatılmıştır;
vak'alar çok defa İstanbul'da geçirilmiştir. (Abdülhamit devrinde memlekette
gezi özgürlüğü olmadığı için, yazarlar memleketin İstanbul dışındaki yerlerini
tanımıyorlardı).
Türk Edebiyatı'nın bu devrine Servet-i Fünun Devri denilmesi
bu edebi hareketin Servet-i Fünun Dergisinde gerçekleşmesi ile ilgilidir.Divan
edebiyatına karşı kurulmasına karşı çalışılan Avrupai Türk edebiyatını ifade
için kullanılmasına Tanzimat devrinde başlanmış olan Edebiyat-ı Cedide teriminin
de bu harekete ad olması ise hareketin bu terimi tamamiyle benimseyip kendi
hakkında da pek sık kullanmasındadır.
Edebiyat-ı Cedide'yi meydana getirenler:Şair olarak,Tevfik
Fikret,Cenap Şahabettin,Hüseyin Suat,Ali Ekrem,Ahmet Reşit,Süleyman Nazif,Celal
Sahir. Hikayeci ve romancı olarak:Halit Ziya,Mehmet Rauf,Hüseyin Cahit,Ahmet
Hikmet.
17 Mart 1891'de İstanbul'da Ahmet İhsan tarafından
çıkarılmasına başlanılan Servet-i Fünun, isminden de anlaşılacağı gibi
başlangıçta daha çok fenni yazılara yer veren bir dergiydi. Tevfik Fikret'in
yazı işleri müdürlüğüne gelmesinden sonra tam bir edebiyat ve sanat dergisi
olmaya başladı. Bu dönemde her türlü yayın büyük bir kontrol,basın sıkı bir
sansür altında idi.
Dergi kısa zamanda gerek şekilce ve gerekse duyuş ve hayaller
bakımından tamamıyla Avrupai şiirler,hikayeler,romanlarla dolmaya başladı.Türk
şiirine Fransız şiirinden birçok yeni hayaller getirildi.Bunları ifade için
yeni tamlamalar kullanıldı.Sözlüklerden yeni yeni Farsça ve Arapça kelimeler
çıkarıldı.Böylece konuşma dilinden iyice uzaklaşıldı.1898 Yılının sonlarında
Servet-i Fünuncular eski edebiyatı tutanlara karşı mücadeleyi kazanmıştır.
Yazarların kendi aralarında bazı anlaşmazlıklar ortaya
çıktı.Zaten sanat anlayışında esaslar bakımından birleşmekle beraber bunların
uygulanmasında öteden beri aralarında bazı görüş ayrılıkları vardı.1901 Yılının
başlarında idari bir mesele yüzünden Ahmet İhsan ile Tevfik Fikret'in arasıda
anlaşmazlıklar çıktı.Tevfik Fikret'in dergiden ayrılması üzerine Servet-i Fünun
ciddi bir bulanımın içine düştü.Dergi II. Abdülhamit tarafından kapatıldı ve
sorumluları mahkemeye verildi.Mahkeme tarafından şuçsuz bulundan Servet-i Fünun
5 Aralık 1901'de tekrar yayınlanmaya başladı.Ama kısa bir süre sonra tekrar
dağıldı.Servet-i Fünuncular II.Meşrutiyet'e kadar pek az şey yayınladılar. Bu
tarihten sonra tekrar ortaya çıktılarsa da şartlar değişmiş ve yeni bir nesil
yetişmişti. Servet-i Fünuncular çalışmalarına ayrı ayrı dergilerde ve dağınık
bir şekilde sürdürdüler ise de hiçbir zaman tekrar bir araya gelemediler.
Edebiyat-ı Cedide'nin başlıca sanatçıları şunlardır:
Şairler: Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Hüseyin Siret
Özsever, Hüseyin Suat Yalçın, A. Nadir (Ali Ekrem Bolayir), Süleyman Nesip
(Süleyman Paşa-zâde Sami), İbrahim Cehdi (Süleyman Nazif), H..Nâzım (Ahmet
Reşit Rey), Faik Ali Ozansoy, Celâl Sahir Erozan, v.b...
Nesirciler: Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit
Yalçın, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Safvet Ziya. v.b...
FECRİ ATİ EDEBİYATI
24 Temmuz 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet'ten sonra
ülkede canlı ve hareketli bir edebiyat hayatı başlamıştır. Edebiyatta ki bu
canlılık aslında ülkede II.Meşrutiyet'in getirdiği özgürlük ortamı içinde her
türlü fikrin serbestçe tartışılabilir hale gelmiş olmasındandır.II.Meşrutiyet'in
ilanından sonraki devirde edebiyatımız biraz da Abdülhamid'in baskılı
rejiminden kurtularak imparatorluğu çepeçevre saran siyasi olayların içine
girmiştir.
Bu yılların edebiyat ortamında edebiyata hevesli İstanbul
gençlerinden bir grup 1909 da Fecri Ati adında bir topluluk kurarlar. Ülküleri
Servet-i Fünun topluluğuna benzeyen fakat onlardan daha ileri bir edebiyat
topluluğu meydana getirmektir. Bunlarda tıpkı Edebiyatı Cedideciler gibi
Servet-i Fünun dergisini kendi eser ve görüşlerini yazacak bir organ
saymışlar,edebiyatta yapmak istediklerini de bir bildiri ile açıklamışlardır.
Bu bildiride yeni görüşün hangi prensiplere sahip olduğu ve
çizilmiş bir hedefe benzer hususlar yoktur. Edebi bir görüşün belirtilmesinden
çok,genç edebiyatçıların birlikte hareket edecekleri ve topluca çalışıp
yazacakları açıklanmıştır.Önemli bir prensip ortaya koyamayan ve Servet-i
Fünuncular kadar etkili bir ekol olamayan Fecri Ati topluluğunun daha sonraları
ortaya çıkan gaye ve prensibi şöyle özetlenebilir. “Sanat,şahsi ve
muhteremdir.”
Ne var ki topluluğun üyelerinin hem yaş olarak çok genç
olmaları,hem kültür yönünden oldukça zayıf bulunmaları,hem de edebiyatımızda
yeni bir çığır açacak önemli prensipler ortaya koyamamış bulunmaları yüzünden
Milli Edebiyat Hareketi'ni savunanlarca çok kolay bertaraf edilmişlerdir.Zaten
Fecri Ati topluluğu varlıklarını gösterebilmek için sık sık kendilerinden
öncekileri hırpalayan eleştiriler kaleme almaktan, Edebiyatı Cedideciler'in dil
anlayışlarını sürdürüp bazı batı örnekleri teklifinden başka önemli bir rol
oynayamamışlardır.
Ali Cenap Yöntem'in o zaman Selanik'te topluluğun muhabir
azası olmasına rağmen, onların fikirlerini de eleştirmesi belli bir edebi görüş
birliğinin Kurulmamış olduğunu gösterir.Bu yüzden Fecri Aticiler daha fazla
dayanamayıp iki yıl sonra Balkan Savaşı içinde dağılmışlardır.
Fecri Ati topluluğunun yazarları şunlardır: Celal
Sahir,Ahmet Haşim,Emin Bülent,Mehmet Fuat,Tahsin Nahit,Mehmet Behçet,Faik
Ali,Refik Halit,Yakup Kadri,Hamdullah Suphi,Fazıl Ahmet,Şahabettin Süleyman...
Sonuç olarak bu topluluktan edebiyat tarihimize önemli bir
ekol değil,bir kaç tane isim kalmıştır.Yakup Kadri,Refik Halit,Ahmet Haşim ve
Fuat Köprülü.Bunlardan Ahmet Haşim dışında diğerleri Milli Edebiyat akımının
önemli ölçüde etkisi altında kalarak,yazı hayatına devam etmişlerdir. Bilhassa
Fuat Köprülü,daha sonraları yaptığı ilmi araştırmalarla Milli Edebiyat
hareketinin aydınlanıp yayılmasına önemli katkılarda bulunmuştur.
Fecri Ati Edebiyatının Genel Özellikleri:
·Örnek olarak Fransız edebiyatını aldılar.
·Eserlerinde aşk ve tabiat konusunu işler.
·Duygulu ve romantik bir aşkı dile getirdiler.
·Gerçekten uzak tabiat tasvirleri yaptılar.
·Fransız sembolistlerinden etkilendiler.
·Şiirlerinde aruz veznini kullandılar.
·Serbest müstezatı geliştirerek kullanmaya devam ettiler.
·Ağır bir dil kullandılar.dil Arapça,Farsça kelime ve
tamlamalarla yüklüdür.
·Herhangi bir yenilik getirememişlerdir.Serveti Fünun
edebiyatının devamından öteye gidememişlerdir.
·Fecr-i Ati topluluu:Refik Halit Karay ,Ali Canip Yöntem
,Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, Celal Sahir gibi sanatçılardan oluşur.
MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ
Meşrutiyet (1908) 'den sonra memlekette başlayan ve o
devirde “Türkçülük” adı verilen milliyet hareketi, “edebiyatta millî kaynaklara
dönme” düşüncesinin doğmasına yol açmıştır. “Millî kaynaklara dönme” sözüyle ;
dilde sadeleşme, aruz vezni yerine hece veznini kullanma, yerli hayatı yansıtma
kastedilmiştir. Bunları gerçekleştirmeyi ülkü edinen edebiyat akımına “Millî Edebiyat”
adı verilmiştir.
a. Dilde sadeleşme hareketi 1911 nisanında Selanik'te Ömer
Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan Genç Kalemler
dergisinde “Yeni Lisan” adıyla ileriye sürülmüştür. Bunlar, konuşma dilini yazı
dili haline getirme davasını benimsemişler, “Millî edebiyat'ın millî lisan'dan
doğacağı”nı (Ömer Seyfettin) söylemişlerdir. Bu hareket kısa zamanda tutunmuş
ve XX. yüzyıl edebiyatının ayırıcı niteliği olmuştur.
b. Aruz vezni yerine hece veznini kullanma davası ilkin
Mehmet Emin'in 1897 Yunan savaşı dolayısıyla yayınladığı Türkçe Şiirler adlı
kitabı vesilesiyle ortaya sürülmüş, Rıza Tevfik'in halk şiirleri yolundaki
koşma ve nefesleriyle desteklenmiş ise de, uzun zaman gerçekleşememiş; ancak
Birinci Dünya Savaşı içinde, özellikle 1917'de Servet-i Fünun dergisi
tarafından “Şairler Derneği” adıyla toplanan gençler (Orhan Seyfi, Yusuf Ziya,
Faruk Nafiz, v.b.) tarafından benimsenmiştir.Bu dönemde aruz vezni de bir
yandan sürüp gitmiş ve Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal gibi üç kuvvetli
sanatçının elinde varabileceği gelişmenin en yüksek noktasına erişmiştir.
c. Yerli hayatı yansıtma davası ise, yalnız birkaç şair
(Mehmet Emin, Mehmet Akif, kimi şiirleriyle Yahya Kemal, Cumhuriyet devrindeki
bazı şiirleriyle Faruk Nafiz, v.b.) ve daha çok hikâye ve roman yazarları
tarafından benimsenmiştir.
ç. Şiir alanında, hece vezninin ilk ürünlerini veren
şairlerin (Mehmet Emin'den başka) hemen hepsi bir yandan aruzla yazmışlar; bir
yandan da, Türkçülük hareketinin ve Ziya Gökalp'in etkisiyle, hece veznine
yönelmişlerdir. Ne var ki, bunların hece vezniyle ortaya koydukları ürünler,
yalnız biçim (dil, vezin, nazım biçimi) kaygısıyla yetinilen, derinliği
olmayan, yalınkat manzumelerdir.
Gerçek değer taşıyan şiirler, aruzun son üç ustasının “Mehmet
Akif, Ahmet Haşim, Yahya Kemal” kaleminden çıkmıştır. Bunlardan Mehmet Akif,
önce Tevfik Fikret'in uyguladığı “nazmı nesre yaklaştırma” hareketini sürdürüp
geliştirmiş; Ahmet Haşim ile Yahya Kemal ise, bunun tam tersi bir tutumla,
“şiir nesre çevrilme olanağı bulunmayan nazımdır; (...) musiki ile söz
arasında, sözden çok musikiye yakın, ortalama bir dildir” (A.Haşim), ve “şiir,
nesirden bambaşka bir hüviyettedir : musikiden başka türlü bir musikidir” (Y.
Kemal) görüşünü savunmuş ve uygulamışlardır. Bu üç şair, bir yandan da, Türk
şiirinde üç ayrı akımın temsilcisi olmuşlardır : Mehmet Akif, şiirde Tevfik
Fikret'ten devir aldığı “Realizm” akımını geliştirmiş, “hayal ile alışverişi
olmadığını, her ne demişse görüp de söylediğini, en beğendiği mesleğin hakikat
olduğunu” bildirmiş, Fecr-i Âti topluluğundan gelen Ahmet Haşim, Batıdan
gördüğü “Sembolizm” akımını benimsemiş, “dünyanın şekillerini hayal havuzunun
sularında seyrettiğini; onun için, dünyanın taşlarını ve bitkilerini renkli bir
akis gibi gördüğünü” belirtmiş; Yahya Kemal de, yine Batıda gördüğü “Romantizm”
akımını benimsemiş ve bu anlayışla, Divan şiiri yolunda klasik şiir
denemelerine girişmiş; sade dille ve yeni nazım biçimleriyle yazdığı
şiirlerinde de yine biçim kusursuzluğuna, yapmacıksız ve sağlam anlatıma önem
vermiştir.
Meşrutiyetten Mütareke sonuna kadar süren ve Trablusgarp
Savaşı (1911), Balkan Savaşı (1912-1913), İkinci Dünya Savaşı (1914-1918),
Mütareke yılları (1919-1922) gibi büyük olayları içine alan ve Osmanlı
İmparatorluğunun parçalanıp yıkılmasıyla sonuçlanan bu dönemde, önemli sayılan
yalnız iki şair (Mehmet Emin, Mehmet Akif) toplumsal konulara yönelmiş;
ötekiler, ortalıkta sanki hiçbir şey yokmuşçasına, sadece aşk, özlem v.b. gibi,
bireysel ve duygusal konular ve temalar üzerinde durmuşlardır.
Hikâye ve roman alanında, bir bölüğü “Fecr-i Âti”
topluluğundan gelen “Yakup Kadri, Refik Halit), bir bölüğü bu topluluk dışında
kalan (Ebubekir Hâzım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, v.b.) sanatçılar,
aralarındaki sanat anlayışı ve dünya görüşü ayrılıklarına rağmen, yerli, hayatı
yansıtma konusunda birleşmiş görünüyorlar. Tanzimat ve Edebiyat-ı Cedide hikâye
ve romanlarında vakaların İstanbul sınırları içinde kapalı durmasına karşılık,
bu devirde, hikâye ve roman yurdun her köşesine açık tutulmuş, her tabakadan
halkın yaşayışı konu olarak ele alınmıştır. Özellikle köy ve taşra hayatını
anlatan başarılı ilk örnekler (Ebubekir Hâzım: Küçük Paşa; Refik Halit:
Memleket Hikâyeleri; Reşat Nuri: Çalıkuşu, v.b.) bu devirde verilmiştir. Kimi
kitapların adları dahi (Refik Halit: Memleket Hikâyeleri: Ömer Seyfettin:
Yalnız Efe - Anadolu romanı; Yakup Kadri: yarım kalan Ateşten Gömlek - Anadolu
romanı) sonradan “memleket edebiyatı” diye adlandırılan bu çığırı açıkça
belirtir. İlkin edebiyatdışı bir amaçla, “taşraların ne halde olduklarını,
köylülerin ne yaptığını, ne istediğini, memleketin neye muhtaç olduğunu
yerinde görüp incelemek” için Tanin gazetesinin Anadolu'ya gönderdiği bir
yazarının Anadolu'daki şehir, kasaba ve köyleri dokuz ay (1909-1910) adım adım
dolaşarak hazırladığı röportaj niteliğindeki gezi notları (Ahmet Şerif:
Anadolu'da Tanin) ve aynı yıl içinde “Anadolu fatihaları” nı dile getirmek
amacıyla yazılan, fakat yayınlandığı zaman hiç de ilgi uyandırmadığı halde,
Cumhuriyet devrinde dikkati çeken bir roman (Ebubekir Hâzım: Küçük Paşa) ile
açılan bu çığır; Refik Halit'in Anadolu sürgününden getirdiği hikâyeler
“Memleket Hikâyeleri” ile geniş bir ilgi görmüş; Kurtuluş Savaşı yıllarında ise
Anadolu insanının çetin alınyazısı üzerine eğilme hareketi (Halide Edip: Dağa
Çıkan Kurt, Ateşten Gömlek / Yaban, Millî Savaş Hikâyeleri) artık zorunlu ve
yaygın bir hal almıştır.
Gözleme dayanan bu yerli hayatı yansıtma isteğinin sonucu
olarak, çoğu yazalar Realizm (Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat
Nuri, Memduh Şevket, v.b), hatta kimileri Natüralizm (Bekir Fahri, Selâhattin
Enis, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin, kimi romanlarıyla Osman Cemal, v.b.)
ilkelerini benimsemişlerdir
Çoğu Fransız (Yakup Kadri, Refik Halit Reşat Nuri, Peyami
Sata, Abdülhak Şinasi), kimisi İngiliz (Hailde Edip), kimisi Rus (Memduh Şevke)
edebiyatlarının etkisi altında kalan bu devir sanatçılarının bir bölüğü de
Hüseyin Rahmi ve Ahmet Rasim yolunu sürdürmüşlerdir (Ercüment Ekrem, Sermet
Muhtar, Osman Cemal, kimi hikâyeleriyle F. Celâlettin).
Parti kavgalarının kızıştığı Meşrutiyet ve Mütareke
devirlerinde okuyucunun mizaha ve toplumsal yergiye düşkünlük göstermesi, bir
çok yazarın (Ömer Seyfettin, Refik Halit, Ercüment Ekrem, Sermet Muhtar, Osman
Cemal, Reşat Nuri, F. Celalettin v.b) mizaha eğilim göstermesine yol açmıştır.
Tiyatro alanındaki verim, hikâye ve roman kadar başarılı
sayılamaz. Gerçi, Meşrutiyetin ilânıyla birlikte birçok tiyatro topluluğu
ortaya çıkmış; hattâ bir de tiyatro okulu açılıp ilk resmî tiyatro
(Dârülbedayi-i Osmanî) kurulmuş; bunlar eser yetiştirmek için pek çok yazar o
alanda birtakım denemelere girişmiş ise de, bunların çoğu başarı çizgisinin çok
altındadır. çeviri ve uyarlama arasında bir tek çevirmenin (İbnürrefik Ahmet
Nuri) uyarlamaları belli bir değer çizgisinin üstüne çıkmıştır.
Bu devrin başlıca yazar ve sanatçıları şunlardır:
Bilim yolunda: Ziya Gökalp. Fuat Köprülü. v.b.
Şiir alanında : (Aruz vezniyle) Mehmet Akif, Ahmet Haşim,
Yahya Kemal Beyatlı, v.s.
(Hece vezniyle) Mehmet Emin Yurdakul, Rıza Tevfik Bölükbaşı,
Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç,
Faruk Nafiz Çamlıbel, v.b.(Bunlardan Ahmet Haşim fıkra ve gezi notları; Yahya
Kemal makale; Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz manzum oyun da
yazmışlardır.)
Hikaye ve roman alanında: Ebubekir Hâzım Tepeyran, Ömer
Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay,
Ercüment Ekrem Talu, Selâhattin Enis, F. Cemâlettin, Osman Cemal Kaygılı, Reşat
Nuri Güntekin, Peyami Safa, Memduh Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı,
Sermet Muhtar Alus, Abdülhak Şinasi Hisar, Mahmut Yesari. v.b.
(Bunlardan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat
Nuri, Sermet Muhtar, Mahmut Yesari oyun da yazmışlardır. İçlerinde anı yazanlar
da vardır: Ebubekir Hâzım, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik
Halit, Memduh Şevket, Halikarnas Balıkçısı. Bir çoğu fıkra ve makale de
yazılmıştır.)
Tiyatro alanında: Musahip-zâde Celâl, İbnürrefik Ahmet Nuri,
v.b.
Gezi ve röportaj alanında: Ahmet Şerif.
Röportaj - Mülâkat alanında: Ruşen Eşref Ünaydın.
Gezi, anı, deneme, fıkra, makale alanlarında: Falih Rıfkı
Atay, vb.
Yorumlar
Yorum Gönder