|
KİTABIN ADI
|
Tek Adam
|
|
KİTABIN
YAZARI
|
Şevket Süreyya AYDEMİR
|
|
YAYIN EVİ VE ADRESİ
|
Remzi Kitapevi Evrim Matbaacılık Cağaloğlu / İSTANBUL
|
|
BASIM TARİHİ
|
1986
|
|
KİTABIN
YAYIM MAKSADI
|
Gelecek
Kuşakların Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü Anlamasını Sağlamak
|
KİTABIN
BÖLÜMLERİ :
1 NCİ CİLT 1881-1919
DÖNEMİ
2 NCİ CİLT 1919-1922
DÖNEMİ
3 NCÜ CİLT 1922-1938
DÖNEMİ
KİTABIN BÖLÜM
BÖLÜM ÖZETİ :
CİLT 1
1881-1919 DÖNEMİ:
Üç çocuğunun peş peşe
ölmesinden sonra Zübeyde’nin hasretle beklediği sarı saçlı mavi gözlü Mustafa
bazı kaynaklara göre 1880 bazı kaynaklara göre 1881 yılında SELANİK’te bir
Müslüman Mahallesi olan Ahmet Subaşı da dünyaya geldi. Mustafa’nın dünyaya
geldiği sırada babası Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yapıyordu. Ali Rıza
Efendinin işleri ileride Rum eşkiyası yüzünden bozulmuştu. Ali Rıza Efendinin
işlerini yürütememesi kendisini moral ve fizik bakımından çökertti ve Ali Rıza
Efendi 47 yaşında hayata veda etti. Ali Rıza Efendi öldüğünde Mustafa 7 yaşında
ve evin tek erkeğiydi.
Okul zamanı geldiğinde Mustafa
ilk önce annesinin gönlü olsun diye mahalle mektebine daha sonra babasının
ustalıklı bir manevrasıyla Şemsi Efendi okuluna kaydedildi. Bu okulda 1891
yılına kadar okudu. Daha sonra, babasının ölümü üzerine dayısı tarafından
çiftliğe götürüldü. Çiftlikte okul olmayınca ve Mustafa’nın eğitimi aksayınca,
Mustafa Selanik’e teyzesinin yanına gönderilerek Mülkiye Rüştiyesine yazıldı.
Fakat hocalarla olan anlaşmazlığı yüzünden okulu bıraktı ve annesinin tüm karşı
çıkmalarına rağmen Askeri Rüştiyeye girdi.
Mustafa rüştiyeyi çok
sevmişti. Derslerinde başarılıydı ve hocaları çok iyiydi. Bir süre sonra
Matematik hocası Yzb. Mustafa Efendi Mustafa’ya bütün dünyanın ilerde
öğreneceği bir isim hediye etti:Kemal! O günden sonra Mustafa adı Mustafa Kemal
olacaktı.
Mustafa Kemal Rüştiyede
iken annesi yeniden evlendi ve Mustafa Kemal bu evliliğe olumlu bakmadı. Bu
yüzden evi terk edip uzak akrabaları Rukiye Hanım’ın yanına sığındı.
Mustafa Kemal doğduğu
şehir Selanik’ten tahsil için ilk kez ayrılarak Manastır İdadisine gitti.
Burada Ömer Naci ile kendisine etkileri olan dostlukları oldu.
Ömer Naci Manastır
idadisinde Mustafa Kemal’i yakın arkadaşı idi ve O’na edebiyat ve hitabet
aşkını aşıladı.
Manastır idadisi 1898
yılında bitirdi ve 1899 yılında İstanbulda bir Harbiye’li oldu. Harbiye’deki
kitapsızlığın ve bilgisizliğin Mustafa Kemal nesli üzerinde şu tepkisi oluyordu
ki yokluklar ve yetersizlikler onların yetişme öğrenme ve düşünme ihtirasını
kamçılıyordu.
Mustafa Kemal 10 Şubat
1902’de 21 yaşında Teğmen olarak Harbiye’yi bitirdi. Dokuz yıl önce çiftlikte
çalışırken kafasında yaşattığı hayal gerçek oldu.
Mustafa Kemal’i okulu
bitirdikten sonra kıtaya göndermediler, kurmay sınıfına ayırdılar. Erkan-i
Harbiye’de sadece dersleriyle alakadar olmaz aynı zamanda memleket meseleleri
ve siyasi bilgiler ile de alakadar olurdu. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te
akademiyi bitirdi. Çıkarttığı gazete ve arkadaşlarıyla yaptıkları gizli
toplantılar sebebiyle Suriye’ye gönderildi.
Suriye’de 25 nci ve 30
ncu Süvari Alaylarında staj gördüler ve kumandaya hiç karıştırılmadılar. Burada
arkadaşları Dr. Mustafa ve Müfit ile “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurdular.
Mustafa Kemal Suriye’de
çok sıkılıyordu. Vatanı kurtarmak için Suriye’den gitmesi gerektiğine
inanıyordu. Bunun için Şükrü Paşaya fikirlerini belirten bir mektup yazdı.
Kendisini Selanik’e aldırmasını istedi. Paşadan yumuşak bir cevap gelince
Yafa’dan bir yabancı vapura binerek kaçtı. Sonrada Pire’den Selanik’e geçti. O
şimdi bir kıta kaçağı ve memleketine ayak basmaması istenen bir kıta
sürgünüdür. 4 ay kadar Selanik’te kaldı kendini “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni
“İttihat ve Terakki” cemiyeti içinde buldu ve 25 Ekim 1907’de cemiyete dahil
oldu.
Üçüncü ordu padişahın
sürekli endişe duyduğu bir birlikti. Avrupa’ya yakındı ve Subayların yabancılarla
teması kolaydı.
Mustafa Kemalin buradaki
hayatı Selanik - Üsküp hattı üzerinde seyahatler, Selanik’te İhtilalci İttihat
ve Terakki Cemiyeti içindeki faaliyetler ve ordu kurmayındaki resmi
görevleriyle geçer.
Cemiyetin idarecileri
ile arası pek iyi gitmedi. Fikirleri yüzünden Enver Bey tarafından geri plana
itildi. İhtilal olupta meşrutiyet ilan edildiğinde Mustafa Kemal’in adı hiç
duyulmadı.
Mustafa Kemal Cemiyetle
meşgul olan Subayların ya orduyu bırakmalarını ya cemiyetten büsbütün
ayrılmalarını istiyordu. Toplantılarda: “Asıl mesele şimdi başlıyor. Asıl
mesele ihtilalden sonraki meseledir. Geceler çok şeylere gebe. Ufuklarda
tehlike bulutları görüyorum. Hele ordunun siyasete karışması işi artık
bitmelidir. Ordu kışlasına ve siyasetçi siyaset meydanına. Halbuki bizimkiler
?...” demekteydi. Bu sözler cemiyet çevresinde tepkilere yol açtı. Ona karşı
şüphe ve güvensizlik arttı.
Fakat Cemiyetin sivil
lideri Talat Bey Mustafa Kemal’e güvenmekte ve ondan hizmet istemekteydi.
Osmanlı Afrika’sını temsil eden Trablus’ta durum iyi değildi, ve oraya
gönderildi. Burası bir sürgün yeriydi. Fakat sürgün yeri iyi seçilmişti. Bu
onun için hem çile, hem imtihandı. Mustafa Kemal Trablus’ta görevini
bitirdiğinde İtalyan uşakları dize getirilmiş, devletin otoritesi sağlanmış ve
itibarı iade edilmişti.
Meşrutiyete karşı ilk
ayaklanma 31 Mart 1909’da patladı. 15 Nisan 1909’da Selanik’ten hareket eden
Hareket Ordusu isyanı bastırdı; padişahı tahttan indirdi ve yerine Reşat isimli
Şehzadeyi geçirdi. 13 Nisan irtica hareketleriyle beraber Adana ve çevresinde
başlayan Ermeni karışıklıklarını da bastırıldı.
1 Ekim 1911’de
İtalyanlar Trablus’u abluka altına aldıklarında Enver Bey, Mustafa Kemal ve
diğerleri sivil olarak Trablus’a gitti. Ancak gönüllü cepheleri oluşturarak
çarpıştılar. Uşi anlaşmasının imzalanması ile tekrar İstanbul’a döndüler.
Balkan Harbi Mustafa
Kemal’in Selanik’te iken savunduğu fakat ittihat ve terakkinin bilhassa Enver
Bey’in hoş görmediği fikirlerin doğruluğunu ne yazık ki ispatladı.
Balkan Harbinden 13 Ay
sonra Enver Paşa, Talat Bey, Mebusan Reisi Halil Bey ve Sadrazam Sait Halim
Paşa padişaha bile haber vermeden Almanlar ile ittifak yaptılar. Daha sonra iki
Alman zırhlısının boğaza demirlemesi ve bunlara Türkçe isimler verilerek Rus
limanlarının bombardıman etmesi ile Osmanlı İmparatorluğu fiilen Birinci Dünya
Harbine girdi.
Mustafa Kemal bu sırada
Sofya Ateşe Militerliğindeydi ve kendisine vatana ve cepheye dönme yolu
görünmüştü.
Mustafa Kemal Çanakkale
cephesinde ilk savaşlarını yürüttü; tarihte eşi az görülen bir kan ve ateş
imtihanından geçerek, kahraman bir savaşçı üstün bir kumandan olarak belirdi.
Çanakkale’de görevini
tamamlayıp oradan ayrılan Mustafa Kemal, o kanlı sırtlar üzerinden kopup
İstanbul’a yönelirken artık eski Mustafa Kemal değildi. İstanbul’a geldiğinde
anlamıştı ki, kendisine İstanbul’da yapacak iş yoktu İstanbul onun dilinden ve
düşüncelerinden anlamayacaktı.
Mustafa Kemal 13-14 Mart
1916’da Diyarbakır’a vardı. 1 Nisan 1916’da Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi
ettirildi. Mustafa Kemal cepheyi devraldıktan bir süre sonra, Kozma dağı
bölgesinden taarruza geçen Rus ordusu kanlı süngü savaşları ile geri
püskürttüldü. Çeşitli harekattan sonra önce Muş sonra Bitlis düşmandan geri
alındı. Bir ara aynı cephede 2 nci Ordu Kumandanlığına tayin oldu.
31 Ekim 1918’de ise
Limon Van Sanders’ten Yıldırım Ordular Komutanlığını aldığı gün harbin
bittiğini öğrendi.
3 Kasım 1918’de Mondros
Antlaşmasının bir metnini istedi. Anlaşma şartlarını öğrendiği günlerde bir
taraftan işgal kuvvetlerinin çıkardığı meselelerle uğraşırken diğer taraftan
İzzet Paşa ile tartışmak ve ilgi çekici muhabereler ile meşgul idi. 7 Kasım
1918’de hem 7 nci ordu hem Yıldırım Ordular Komutanlığı lağvedildi. Mustafa
Kemal vazifesiz kaldı. Bu arada İzzet Paşa, Mustafa Kemal’e o sıralarda
İstanbul’da bulunmasının uygun olacağını bildirdi ve Mustafa Kemal Paşa
İstanbul’a hareket etti. Adana treninden inipte Haydarpaşa rıhtımına ayak
basınca karşılaştığı manzara şuydu; 55 düşman gemisi zafer bayraklarını açarak
İstanbul limanına girmektedir. Ama bu manzara karşısında, bu hava içinde, kılı
bile kıpırdamadan: “Geldikleri gibi giderler.” dedi.
1919’da Samsun ve
havalisindeki yerli Rumlar, hele İngiliz ve Fransızların gölgesinde Yunan
gemilerinin İstanbul sularına gelmelerinden, Karadeniz kıyılarında gösterişli
bir şekilde dolaşmalarından cüret alarak müdafaasız Türk halkına saldırdılar.
Halbuki Yunanlılara ve onlarla beraber işgal kuvvetlerine göre ise, Türkler
Karadeniz kıyıları ile bilhassa Samsun ve Havalisindeki Rum’lara saldırıyordu.
1919 Nisanında işgal
kuvvetleri kumandanları hükümete bir nota vererek bu saldırıların önlenmesini
istedi. Böylece hükümet telaşa düştü ve olaylar biraz tesadüflerin fakat daha
çok Mustafa Kemal ile arkadaşlarının hesaplı hazırlıkları ile nihayet O’nun bu
bölgeye 3 ncü Ordu Müfettişi olarak ve bizzat padişah ve Ferit Paşa tarafından
gönderilmesi imkanını sağladı.
Mustafa Kemal 16 Mayıs
1919’da İstanbul’dan hareket etti ve Samsun’a vardı.
Bu varışını Nutkunda
şöyle anlatır:
“1335 (1919) senesi
Mayısının 19’unda Samsun’a çıktım.”
CİLT 2
1919-1922 DÖNEMİ :
Tek Adamın 2 nci cildi;
1919 Mayısının 19’unda SAMSUN kıyısında başlayan zorlu var oluş mücadelesinin
1922 EYLÜL’ünün 9’unda İZMİR kıyılarında zafer şarkıları ile noktalanışının
öyküsüdür.
Yollar vardır meçhulün
önümüze serdiği çizgilerdir. Bu yollarda yolcu, talihinin tezgahında kendi
kaderini dokur. Mustafa Kemal’in SAMSUN’da başlayıp ERZURUM’a, SİVAS’a çıkan ve
sonra ANKARA’ya, İZMİR’e ulaşan yolculuğu da böyle bir yolculuktu. Bu yollar da
O, talihi ile boğuştu. Kaderini dokudu ve Onun kaderi bizimde kaderimiz oldu.
Mustafa Kemal Anadolu
karasına ayak bastığı ilk günden itibaren kurtuluşun tek yolunun halkı
inandırmaktan geçtiğine inanıyordu. Ve bunun için gerek SAMSUN’da gerekse Havza
ve AMASYA’da halkın ileri gelenlerini bu işe inandırmaya çalıştı ve bu işte de
büyük ölçüde başarılı olarak mücadelesine başladı.
Atatürk’ün Anadolu
karasında ilk önemli durağı ERZURUM’du. Asırlardan beri ilk defa İSTANBUL
dışında Anadolu’nun bağrında ve yine onun bağrından kopup gelen bir grup
vatanperver, Millet adına bazı kararlar alıyordu. Ve bu grup 1919 Temmuzunun
23’ünde Yapı Usta Okulunun tahta sıralarında Milletinin ebedi önderliğine
getiriyordu Mustafa Kemali. Artık Onun her adımı Milletinin adımı, her sözü
Milletinin sözü, İSTANBUL Hükümetine ve işgalci Avrupa’ya karşı her seslenişi,
Milleti adına yapılmış bir sesleniş olacaktı. Ve O her geçen gün sesini
yükseltmeye devam edecekti.
“Milli Sınırlar İçinde
Vatan Bir Bütündür Bölünemez” deniyordu ERZURUM’da, SİVAS’ta “Kuva-yı Milliyeyi
amil Milli İradeye Hakim Kılmak Esastır, Merkezi Hükümet Milli İradeye Tabi
Olmalıdır. Milli Meclis Toplanmalıdır.” Halkın doğudan yükselen sesine batıdan
da BALIKESİR, Alaşehir, Akhisar, Nazilli, DENİZLİ, Soma, BANDIRMA yörelerinden
Kuva-yı Milliyenin sesi katılıyordu.
Atatürk diyordu ki;
“Umumi kaide şudur ki, genel durumu yönetme ve yürütme sorumluluğunu üzerine
alanlar, en önemli hedef ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın
bulunurlar.” Bahsettiği yer Milli Mücadelenin kalbi ANKARA idi. 27 Aralık 1919
günü ANKARA Halkı henüz 38 yaşındaki genç önderlerini sonsuz bir güvenle
bağırlarına basıyordu. ANKARA’lıların coşkusu 23 NİSAN 1920 günü daha da
artacaktı. Çünkü artık söz Milletindi. Bundan sonra Millet kendi adına
konuşacak olanı kendisi seçecekti. 23 Nisan 1920 günü Mustafa Kemal’in
deyimiyle “Hakikatlerin En Büyüğü” olan TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ açıldı.
TBMM demek halkın sesi demekti, halkın nefesi demekti ve halk sessizliğini TBMM
ile bozacaktı. Yüzyıllardan beri kendisini savaşma aracı olarak kullanan
Osmanlı Hanedanına yeter diyecekti. Onun savaşı artık ne Osmanlı Hanedanına
ganimet kazandırmak için ne de bilinmeyen duyulmayan ülkeler’de macera aramak
için değildi. O artık sadece ülkesini işgal eden batı dünyasına karşı namusunu kurtarmak
için savaşacaktı. Önce İstanbul Hükümeti parmağı ile çıkartılan 60 yakın irili
ufaklı isyan bastırıldı birer birer. Bu isyanların bastırılması demek zaten
tükenmek üzere olan Osmanlının sonu demekti, zira o son kozlarını oynuyordu
Anadolu üzerinde ve yıkılış onun için kaçınılmazdı artık.
Şimdi sıra, İngiliz
güdümünde olan ve kendi hesabına göre çok kolay görünen Anadolu’nun işgali için
sonu gelmez bir maceraya atılan ve Anadolu bozkırında yenilmeye mahkum Yunan
Ordusuna geldi.
Mustafa Kemal için askerlik bir sanattı. Mustafa Kemal
kendine bu sanatı seçmişti. Kendini askerliğe vermişti ama savaşı seven, savaşı
arayan bir kişi değildi. Günlük hayatında ve anılarında savaşı hiçbir zaman
özlemedi..
1 nci ve 2 nci İnönü
Muharebeleri ile sadece düşman değil, Milletinin makus talihi de yenilmiş oldu.
Daha sonra tarihin en uzun meydan muharebesinde Başkomutan sıfatıyla Sakarya da
“Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa vardır. O Satıh Bütün Vatandır.” diyerek
hem harp tarihine dehasını altın harflerle yazdırıyor, hem de Yunan
Kuvvetlerinin Anadolu bozkırında giriştikleri bu maceranın onlar için nedenli
acı bir yenilgiyle noktalanacağının adeta işaretlerini veriyordu Başkomutan
Mustafa Kemal. Sakarya Zaferinden sonra bir yıl gibi uzun bir süre hazırlık
yapan ordumuz nihayet Yunan Kuvvetlerini Anadolu’dan atmaya hazırdı. Biliyordu
ki artık nihai zafer çok yakındı. 26 Ağustos sabahı Atasından aldığı “Ordular
İlk Hedefiniz Akdeniz’dir İleri” emri ile Türk Orduları coşkun bir sel gibi
Yunan Ordusunu öne katarak İZMİR’e kadar aktı.
Mustafa Kemal emir
komuta ettiği ordusuyla Avrupayı dize getirdi. Yaptığı tarihi bütün dünya tarih
kitaplarına yazdı. Çünkü mensubu olduğu milletin tarihi dünyanın sahip olduğu
en değerli varlıktı.
CİLT-3
1922-1938 DÖNEMİ :
1922’de muharebe
meydanında biten Milli Mücadele, aslında yeni ve zorlu başka bir mücadeleyi
başlattı. Silahını bırakan Gazi Mustafa Kemal’in yolunun üzerinde artık bir
sıra aksiyon, fikir ve yeni kuruluşlar vardı.
Savaşın bitmesini
müteakip harbin galipleri bu milletin ters giden tarihini yendiğini masa
başında da kabul etmek zorunda kaldılar. Artık Milletten kopmuş, çağın
gereklerinden uzak, çürümüş bir gövdenin suyu geçmiş dalcıkları haline gelen
gölge saltanat müessesesine ve onun uzantısı olan hilafete son verme zamanı
gelmişti. Söz artık milletin olacaktı ve milletin olmalıydı. Yakın
arkadaşlarının dahi endişelerine ve yer yer karşı koymalarına rağmen Mustafa
Kemal saltanatı kaldırdı ve halifelik müessesesinin bir gölgeden ibaret
olmasını sağladı. Çok geçmeden de hilafete son verdi.
Barışı kazanmak, savaşı
kazanmak kadar önemliydi. Yeni Türkiye’nin Lozan Antlaşması da bu değerde idi.
Lozan’da büyük bir mücadele verildi ve asırlık hesaplar görüldü. Çünkü yeni
kurulan devlet Osmanlı İmparatorluğunun bütün hesaplarını tasfiyesine muhatap
tutuldu. Ama yeni Türkiye mirasçı ve herhangi bir devletin devamı değildi.
İtilaf devletlerinin şuursuz istekleri ustaca savuşturuldu ve Türkiye Lozan’da
çok önemli bir zafere imza attı.
Yeni bir çocuk doğmuştu
ve bu çocuğun adı konmalı idi. Hakimiyeti Milliye kayıtsız şartsız milletin
olduğuna göre bu çocuğun adı Cumhuriyet olmalı idi. 29 Ekim 1923’de TBMM’de
yapılan oylamada yeni kurulan devletin yönetim şekli Cumhuriyet olarak kabul
edildi.
Gazi Mustafa Kemal’in
ikinci meclisi açış nutkunda “Devlet şeklinin tekamülü ve demokrasinin kuruluşu
ile çağdaş müesseselerin meydana getirilmesi” hedeflerinden ilki gerçekleşmiş,
sıra ikinciye gelmişti. Hilafetin kaldırılması ile bu yeniliklere başlandı.
Fakat laikliğe gidişte en büyük adım olan bu inkılap yakın arkadaşlarının dahi
daha kesin çizgilerle kendisine cephe almasına neden oldu. Başarılı olan her
ihtilalden sonra ihtilâlci kadronun kendi içerisinde parçalanması gibi, Milli
Mücadeleyi yapan kadroda bu parçalanmada nasibini aldı. Önderlik mücadelesi
yapan kimseler özellikle hilafete olan bağlılığı kullanarak uzun yıllar boyunca
Mustafa Kemal’i yıpratmaya çalıştılar.
Doğuda “Dini kurtarmak
ve halifeliği yeniden kurmak” adına Şeyh Sait tarafından çıkartılan isyan,
memleketi en zayıf yerinden vurdu ve hızla yayıldı. Mustafa Kemal “ Takrir-i
sükun “ yasasını çıkarttı ve isyan bastırıldı. Sorumlular istiklal mahkemesine
verilerek cezalandırıldı. Yeni kurulan Cumhuriyet altı ok diye adlandırılan şu
temel ilkeler üzerine inşa edilmeye başlandı: Cumhuriyetçilik,Milliyetçilik,
Halkçılık,Devletçilik,Laiklik ve İnkılapçılık.
Batılılaşmak adına
yaptığı inkılaplardan en cüretlisi şapka inkılabıydı. Çünkü, o zamanki anlayışa
göre şapka Hıristiyanlığın ve gavurluğun bir işareti sayılıyordu ve bu
kökleşmiş duygulara yapılan hareket menfi reaksiyonlara en müsait hareketti.
Şapka inkılabını hukuk alanında yaptığı yenilikler, medeni kanun ve tevhid-i
tedrisat kanunu takip etti.
Değişimi kaldıramayan
şer ve kıskançlık güçleri onu İzmir’de öldürmek için pusu kurdular ama
kurdukları tezgah kendilerini Yunanistan’a kaçıracak olan motorcu tarafından
emniyete bildirildi. Sorumlular belirlendi ve mahkemece yargılandılar.
Yargılananlar arasında Terakkiperver Fırka yöneticileri ve milli mücadelenin
önemli simaları da vardı.
Daha sonraki yıllar
milli ekonomiye geçiş ve inkılap hareketlerinin devamı niteliğindeydi. Yeni
alfabe kabul edildi ve Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu Gazinin büyük
çabaları ile kuruldu. Ulaştırma ve sanayii alanında Devletçilik İlkesi
doğrultusunda büyük atılımlar yapıldı. Dünyada ilk defa olarak 5 yıllık sanayi
programları belirlenerek uygulamaya konuldu. Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkasından sonra Mustafa Kemal’in çabası ile Fethi Okyar tarafından Serbest
Fırka bu bir demokrasiye geçme çabası idi ama başarılı olamadı ve parti
kendisini lağv etti.
Atatürk’ün son
yıllarında HATAY onun büyük davalarından biri oldu. Hastalıktan bitkin düştüğü
anlarda bile bu konu ile ilgilendi. Fakat sağlığında HATAY’ın Anavatana
katılışını göremedi.
Bir karaciğer yetersizliğinin
ilk belirtileri 1937 yılı içerisinde meydana geldi. Hastalık önce yanlış teşhis
edildi ve yanlış uygulamalarla vakit kaybedildi. Sonrasında ise geç kalınmıştı.
Mustafa Kemal’in
şahsında çağımız bir büyük adam yetiştirmiş ve onun ölümü ile yalnız TÜRKİYE
değil dünya bir büyük evladını kaybetmiştir.
Bükreş eski
Metropolitinin dediği gibi;
“Onun ölümünden sonra
dünya artık eskisi kadar enteresan değildir.”
SONUÇ :
A. KİTABIN
ANA FİKRİ :
Mustafa Kemal Atatürk’ün
hayatı, eserleri, Türk ve Dünya Tarihi üzerindeki etkileri anlatılmakta.
B. KİTABIN
GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Atatürk ve kurduğu
Cumhuriyetin daha iyi ve doğru olarak anlaşılmasını sağlamıştır.
C. KİTAP
HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitap; sade, her
kesimden insanın kolayca anlayabileceği ve inkılap tarihimizi öğrenebileceği
şekilde kaleme alınmıştır.
Yorumlar
Yorum Gönder