HACI BEKTÂŞI VELİ


HACI BEKTÂŞI VELİ

  Velayetname’ye göre Hacı Bektaş Veli, Horasan hükümdarı İbrahimü-l Sani Seyyid Muhammet ile Şeyh Ahmet adlı Nişabur’ lu bir alim zatın kızı Hatem Hatun’ un evliliklerinden 24 yıl sonra Nişabur şehrinde dünyaya gelmiştir. H.(606/1209)
Hacı Bektaş Veli’nin yetişmesi için , Hoca Ahmet Yesevi’ nin talebesi , halifesi olan Lokman Perende’ nin yanına verilir. O’ nun yanında yetişir. Lokman Perende, bâtın ve zâhir ilimlerine sahip mübarek bir zattır.

  Bir gün Lokman Perende, Bektaş’ ın yanına girdiği zaman odayı nur ile dolu görüp şaşırır, etrafına bakınır. Bektaş’ın sağında ve solunda iki nurani zat görünür. Bunlar Bektaş’ a Kur’ an okutmaktadırlar. Lokman girer girmez hemen kaybolurlar. Lokman şaşırır kalır. Hoca, Bektaş’a bunların kim olduklarını sorar. O’ da “sağımda oturan iki cihan güneşi ceddim Muhammet Mustafa idi, solumda oturan Tanrının Arslanı, Emirül Müminin Hz. Ali idi. Biri zâhir ilmini , birisi de bâtın ilmini okutmaktalar” der. Yine bir gün Lokman, Bektaş’ a ders verirken;
-Bektaş!.. Dışarıya çık, bir ibrik su getir, abdest alayım, der.
Bektaş;
-Hocam, diye karşılık verdi. "Bir nazar etseniz de mektebin bahçesinden bir sı çıksa… Bizde dışardan su getirmeye muhtaç kalmasak…" Lokman;
-Bizim bu işi yapmaya gücümüz yetmez ! dedi.
O zaman Bektaş, ellerini kaldırıp dua etti. Lokman da “Amin” dedi. Lokman ellerini yüzüne sürüp secdeye kapandı. O zaman, hemen okulun bahçesinin ortasında güzel bir pınar fışkırdı. Sular kapıya doğru akmaya başladı. Lokman Perende, Bektaş’ın bu kerametini, sevinç içinde; “Ya Hünkar ! Sultan” diye haykırdı. Bu suretle Bektaş’ın adı “Hünkar” olarak kaldı.
Hacı lakabını alması hadisesi ise şöyledir : Lokman Perende Hacca gitmişti. Hac farizelerini yerine getirirken yanındaki arkadaşlarına ; “Bugün arife günü. Şimdi bizim evimizde bişi (bir çeşit tatlı) pişirirler", dedi.

  Lokman’ın bu sözü Bektaş’a malum oldu. Evde de hakikaten bişi pişiriyorlardı. Bektaş eve giderek bişi istedi. Bir tepsiye biraz bişi koyarak Bektaş’a verdiler. Bektaş tepsiyi aldı. Göz yumup açıncaya kadar bunu Şeyh Lokman Perende’ ye götürüp verdi. Lokman bunu görünce hikmetini anladı. Arkadaşları ile bişiyi yedi, tepsiyi de sakladı. Hac töreni sona erince Lokman Perende Hicaz’dan döndü. Horasan’a yaklaşınca bütün Nişabur halkı kendisini karşılamak üzere yola çıktılar. Haccını kutlayarak, ”mübarek olsun” dediler. Elini öptüler. O zaman Lokman şöyle konuştu:
- Hacı olan Bektaş’ tır ve gidin Bektaş’ın elini öpün dedi.
Böylece adı “Hünkar Hacı Bektaş Horasani” oldu
Velayetname’de O’nun “Ahmet Yesevi Halifelerinden” olduğu söylenir. Hoca Ahmet Yesevi, Horasan ülkesinde Veli idi. Doksan dokuz bin halifesi vardı. Bunun içinde kendisine doksan dokuz bin Türkistan Pirinin Ulusu derlerdi.
İmam Ali Rıza kendisinde bulunan emanetleri Hoca Ahmet Yesevi’ ye vermişti. Hepsi de şeyhin tekkesinde dururdu. Onları halifelerinden hiçbirine vermemişti. Soran oldu mu: “sahibi vardır, gelir“ derdi. Bir gün halifeler birleştiler.
-Hep toplanalım da o emanetleri şeyhten isteyelim. Birimizden birine versin ! dediler.
Sabah vakti, doksan dokuz bin halife sabah namazı kıldılar. Hoca Ahmet Yesevi’nin avlusu pek genişti. Hepsi seccade salıp yerli yerlerine oturdular. Duadan sonra Şeyh, halifelerin gözlerine baktı. Onların göbellerinde geçirdiklerini anladı.  
-Gönlünüzde ne varsa dile getirin, söyleyin ! dedi.
Halifeler bu emir üzerine dileklerini söylediler. O sıralarda sadık bir muhip darı getirmişti. Darı,
meydanın bir kenarına yığılmıştı. Şeyh;
-Kim bu darı yığınının üstünde seccade salar, iki rekat namaz kılar ve hiçbir darı yerinden kımıldamazsa, emanetler onun hakkıdır. Elifi taç kendiliğinden uçar, onun başına konar. Hırka sırtına gelir. Çerağ uyanırda önüne dikilir. Sofra varır, önüne yayılır, alem başının üstüne durur. 
Seccade de altına serilir, der. Halifeler bu sözleri duyunca utançlarından başlarını yere eğdiler.
Şaşırıp kaldılar. Derken birde baktılar ki bir selam verip;
-Sabahlar aşk olsun, diyerek geldi. Oturanların arasında bir yer bulup sıkıştı. Bu gelen er, Hünkar Hacı Bektaş Veli idi. Halifelerin o dört alâmeti, dört fahri , şehten istedikleri kendisine malum olmuştu. Biran içinde Horasan’dan kalkmış, Türkistan’a Ahmet Yesevi’nin tekkesine gelmişti.
Ahmet Yesevi, Hünkarın selamını ayağa kalkarak aldı. Onun böyle kalktığını gören halifeler de
kalktılar. Ahmet Yesevi, Hünkarı yanına aldı ve halifelerine dönüp;
-İşte emenetlerin sahibi geldi; dedi.
Hünkar Hacı Bektaş, seccadesini eline aldı. Darı yığının yanına vardı. Besmele ile seccadeyi yaydı.Üstüne çıkıp iki rekat namaz kıldı. Bir tek darı tanesi bile yerinden kıpırdamadı. Namazı kıldıktan sonra geçip yerine oturdu. Elifi taç yerinden kalktı , uçarak geldi, Hacı Bektaş’ ın başına kondu. Hırkada havalanıp sırtına geçti. Çerağ durduğu yerde uyandı, önünde durdu, yanmaya ve ışık saçmaya başladı, alem yani Peygamberin sancağı durduğu yerden kalkıp Hünkarın başı ucuna dilildi. Seccade de kalkıp altına serildi. Hoca Ahmet Yesevi de erkana uyarak kendisinde bulunan emanetleri Hacı Bektaş Veli’ ye verip, icazetinide teslim etti. Sonra da şu sözleri söyledi;
-Ey Hacı Bektaş! Nasibini tam olarak aldın. Müjdeler olsun ki, Kutuplar kutupluğu senindir. Kırk yıl hükmün vardır. Bu emanetler şimdiye kadar bizimdi. Şimdi senindir. Biz bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, ahirete gideriz. Var, seni Rum’a (Anadolu’ya) saldık, Sulucakarahöyük’ ü sana yurt olarak verdik. Rum abdallarına seni baş yaptık. Rumeli’de gerçekler, abdallar çoktur artık hiçbir yerde eğlenmeden hemen yürü !...
Hünkar Hacı Bektaş Veli, ertesi sabah gündoğarken Hoca Ahmet Yesevi’den izin alarak yola düştü.Orada bulunan ermişlerin biri, ortada yanan ateşten bir odun alıp Rum ülkesine attı ve; -Rum’daki erenlerden biri bu odunu tutsun. Türkistan erenlerinin Ruma er gönderdiklerini anlasın! Dedi bu odun bir öt ağacındandı. Konya’da Emir Cem Sultan’ın Halifesi Hak Ahmet Sultan bunu tuttu ve Hacı Bektaş tekkesinin önüne dikti.
Bu dut ağaçı hala durur. Yukarı ucu da yanıktır.

  Hünkar Hacı Bektaş Veli, Türkistan’dan hareket edince, önce Hacca niyet etti. Yolda çöl boyunca giderken arslanların sığındıkları bir yere uğradı. İnsanlar oraya korkudan ayak basamazlardı. Hünkar oraya varınca kendisini gören iki arslan hemen üzerine saldırdı. Yanına varınca Hünkar bunları başlarından kuyruklarına kadar sıvazladı, arslanlar hemen taş oldular. Diğer arslanlar bunu görünce, yüzlerini yere eğip yalanmaya başladılar. Hünkar Hacı Bektaş Veli, o yerde bir müddet kaldı. Orada bir kadının doğan oğlunu evlat edindi. O yerlerde birçok kerametler gösterdi. Birgün o diyarda bir kalabalıkla giderken bir ırmağa yaklaştılar. Irmaktaki balıklar baş çıkarıp Hünlar’a selam verdiler. Hünkar selamlarını alıp;
-Sağolun da varın tesbihinize devam edin ! dedi.
Bu çeşit kerametlerle bu kavmi kendisine dost etti. Şimdi o kavme Hünkariler denir.
Oradan kalkıp yürüdü. Necef Şahı Hazreti Ali’yi ziyaret etti. Necef’te bir müddet kaldı. Oradan da hareketle Hicaz’a, Beytullah’a vardı. Sonra Medine’ye gitti. Hazreti Peygamberi ziyaret etti. Daha sonra Halep’e geldi. Burada da bir müddet kaldı, çeşitli kerametler gösterdi.
Hünkar bundan sonra Rum ülkesine yürüdü. Kayseri’ye doğru yoluna devam etti. Hünkar Hacı Bektaş Veli;
-Ey Rum’daki Erenler !.. Kardeşler ! diye selam verdi. Bu sırada Rum Elinde Elliyedibin Rum Ereni mecliste sohbette idiler. Rum’un gözcüsü de Karaca Ahmet’ti. Hünkar’ın selam verdiği, Fatma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’da Seyyit Nureddin’in kızı idi. Henüz evlenmemişti. Meclisteki Erenlere yemek pişiriyordu. Karaca Ahmet’de, Seyyit Nureddin’in müridi idi. Fatma Bacı ayağa kalkarak Hünkar’ın bulunduğu tarafa döndü. Elini göğsüne koydu.
Üç defa “Aleykümselam” diyerek yerine oturdu. Meclistekiler bu hali görünce;
-Ey bacı ! Kimin selamını aldın ? dediler.
Fatma Bacı; "Rum ülkesine bir ermiş geliyor. Siz erenlere selam verdi." Der. Erenler;
-Kendisi Horasan Erenlerindendir. Fakat şimdi Beytullah tarafından geliyor. Erenler;
-Ne yapmalı ki Rum diyarına girmesin dediler.
Bunlar Rum diyarının Hacı Bektaş’a bağlanacağını ve kendilerinin önemsiz bir mevkide kalacaklarını düşünürler. Bazısı “ kanat gerelim, arş altında Sidre’ye dek yolu keselim, Rum’a girmesin” der. Hepsi bu tedbiri uygun bularak velayet kanatlarını birbirine çatarlar ve yolun bağlanmış olduğunu görürler. Hacı Bektaş Veli, Rum ülkesinin sınırına varınca yolun bağlanmış olduğunu gördü. “Bismillah ve Billah” diyerek velayetle sıçrayıp arşa yetişir. Melekler onun Elifi Tacıyla geldiğini görünce;
-Merhaba ! Sefa geldin ey Peygamber evladı Hacı Bektaş Veli ! dediler.
Hünkar ordan bir güvercin donunda doğruca Sulucakarahöyük’e indi. Bu durum Rum Erenleri arasında huzursuzluğa sebep olur. Hacı Bektaş’ın alt edilmesi için Karaca Ahmet adlı bir eren gönderilir. Karaca Ahmet, her mahlukun eşiyle oturduğunu, yalnız Sulucakarahöyük’te güvercin donuna girmiş bir erin tek başına oturduğunu murakabe sonunda anlar. Bu er Hacı Bektaş Veli’dir. Rum Erenlerinden Beyazid Sultan’ın halifelerinden Hacı Doğrul, doğan şekline girerek, güvercin şeklinde duran Hacı Bektaş Veli’yi avlamaya gelir. Heybetle güvercinin üstüne iner. Hacı Bektaş, o anda insan şekline dönerek doğanı yakalar, aklı başından gidinceye kadar sıkar ve yere bırakır. Hacı Doğrul, kendine gelince hemen ayağa kalkıp, Hacı Bektaş’ın eline ayağına düşer, affedilmesini ister ! Hünkar Hacı Bektaş Veli;
-Ey Doğrul ! dedi. Ermiş, ermişin üstüne böyle gelmez. Siz bize zalim kılığında geldiniz ; Biz ise size mazlum kılığında ... Eğer güvercinden daha mazlum bir mahluk bulsaydık, muhakkak onun kılığına girerdik. Sonra da Hacı Doğrul’un kisvesini alıp tekbir ile başına giydirir. Hacı Doğrul, ona uyma konusunda söz verir. Bunu da arkadaşlarına anlatmak için geri döner. Ancak Rum Erenleri bu daveti kabul etmezler. Herkes kendi yoluna gider. Bu hal Hacı Bektaş’a malum olur. O da bir rivayette kırk gün, bir başka rivayette üç gün çerağlarını söndürür. Bir işaretle altlarındaki seccadeleri de kaybolur. Sonunda bir yere toplanarak Hacı Bektaş’a gitmeyi kararlaştırırlar. Huzura varıp elini öperler. Hacı Bektaş’ın kimliğini, nereden geldiğini, kime bağlı olduğunu sorarlar. Hacı Bektaş, Horasan Erenlerinden olduğunu, Türkistan’dan geldiğini, mürşidinin Hoca Ahmed Yesevi olduğunu söyler. Erenler buna karşı delil isterler. Hacı Bektaş, Ahmed Yesevi Hazretlerinden aldığı icazetnameyi çıkarmak isterken, gökte bir duman belirir ve Hacı Bektaş’ın önüne düşer. Bu, yeşil renkli bir fermandı. Yeşil bir sayfa üstünde besmeleden sonra ak yazı ile icazeti yazılı idi. Erenlerin hiçbir şüphesi kalmaz, kalkıp makamlarına giderler.

  Karahöyük yakınlarında, Mikail denilen yerde Yunus Mükri adında bilgin, olgun bir kişi vardı. Yunus Mukri birgün Konya’ya gitti. Sultan Alaaddin’e kendisini tanıttı. Sulucakrahöyük’ü kendisine yurt olarak vermesini istedi. Sultan Alaaddin orasını Yunus Mükri’ye yurt olarak verdi. Yunus Mükri, beratini alarak köye gelip yerleşti. Bir müddet sonra da öldü.
Yunus’un, İdris adında babası gibi âlim bir oğlu vardı. Onun da ahiret hatunlarından bir karısı vardı. Adına Kutlu Melek derlerdi. Ona herkes saygı gösterir, kendisine ayrıca Kadıncık da derlerdi. Yunus Mükri ölünce İdris ve diğer kardeşleri, evleri ve barkları ile beraber Kayı’dan göçerek Sulucakarahöyük’e (Hacıbektaş ilçesi) geldiler. Buraya yerleştiler. Bir gece Kadıncık hatun uykusundan uyandı. İdris sebebini sorunca Kadıncık;
-Garip bir rüya gördüm, dedi. Sen âlim bir kişisin! Bu rüyamı tabir et! Ayın ondördü eteğimden koynuma girdi. Yakamdam çıkmak istedi, yakamı tuttum. Yenimden çıkmak istedi, yenimi tuttum. O zaman eteğimden çıkmak istedi. Oturdum, yere kapandım. Derken uyandım. İdris bu rüyayı şöyle tabir etti ;
-Dinle Kadıncık!Güneş Peygamberdir, ay ise eren. Demek senden bir çocuk dünyaya gelecek ve bu çocuk erenlerden olacak.O zamana kadar Kadıncık hatunun çocuğu olmamıştır. Bu rüyadan sonra bir hayli zaman geçti. Birgün Kadıncık hatun ,çamaşır yıkamak üzere, diğer kadınlarla pınar başına gitti. Tam bu sırada ileriden Hünkar Hacı Bektaş çıkageldi. Başında tacı, elinde asası vardı. Çamarşır yıkayan kadınlara ;
-Bacılar! Karnımız aç, yiyecek bir şeyiniz varsa, Allah rızası için veriniz! dedi. Kadınlar;
-Burada yiyecek ne varki sana verelim derviş! dediler.Kadıncık Hatun ise hemen evine koştu. Bir parça ekmeğin içine bir parça yağ koyarak getirdi, dervişe verdi. Hacı Bektaş;
-Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin! diye dua etti.Oradan kalkarak Sulucakarahöyük mescidine vardı.
İçeri girip oturdu. Akşam oldu. Köylüler mescide gelerek namaz kıldılar. Dağılıp gittiler. Tek bir Tanrı kulu bile Hünkar Hacı Bektaş’a kimsin, nesin diye sormadı. Kadıncık hatun tekrar çamaşır yıkamaya gidince, kaynanası: ” Gelin çamaşıra gitti. Bari yemeği ben pişireyim” dedi. Yemeği ocağa koydu. Yağ almak üzere yağ küpünü açtı. Bir de ne görsün? Küp ağzına kadar yağ
ile dolu değil mi ? Kadıncık hatun çamaşırını yıkayıp eve dönünce ona;
-Gelin! Yağı nerecen aldın da küpün doldurdun? Dedi. Kadıncık;
-Ben yağ falan almadım, cevabını verdi. Olanları kaynanasına anlattı ve;
-Herhalde onun duasının bereketiyle küp yağ ile doldu.
Akşam üstü İderis eve gelince, durumu ona anlattılar. O da düşündü;
-Bu adam, mesciddeki derviş olsa gerektir, dedi. Ne yazık ki bir onu gördüğümüzde halde, kendisi hizmer edemedik.
O gece yatıp uyudular. İdris, sabahleyin erkenden mescidin yolunu tuttu. Bir de baktı ki, pencereden dışarıya ışık şeklinde nur çıkıyor. Kendi kendine; " Biz mescide çerağ yakmamıştık. Bu ışık nedir? diye şaşırdı kaldı. Mescide girince, mihrabın sol tarafında bir er gördü. İbader ederken ağzından nurlar dökülüyor. Başının üstünde de nurdan bir kandil yanıyor. İdris bunu görünce koşup eve döndü. Kadıncık da uyanmış, abdest alıyordu. Ona;
-Kadıncık, o gördüğün rüya zuhur etti. O ermiş, mescide gelen dervişten başkası değil. Ve ona gördüklerini anlattı. Kadıncık hatun şükran secdesine kapandı. Sonra ikisi de mescide vardılar. Kadıncık;
-Sen erkeksin!
Önce sen gir! dedi. İnris;
-Olmaz! Önce sen gir, dedi. Çünkü rüyayı sen gördün.Kadıncık besmele ile girdi. Ardından da İdris, mescide girdi. Hacı Bektaş tahiyat’la oturmuştu. Huzuruna varıp elini dizini öptüler. Geri çekip divan durdular. Hünkar;
-Neye geldiniz bu vakitte?
Sizi, kulunuzun evine davet etmeye geldik, dediler. Umarız ki bu ricamızı kabul eder, evimize ayak basar, bize şeref verirsiniz, himmet edersiniz. Hacı Bektaş; -Şimdilik bir yere gidemeyiz. Burada itikafa niyetlendik, dedi.Onlar ise, ısrar ettiler. Fakat Hünkar razı olmadı.Kadıncık hatun eve döndü. Bir sofraya hazırda ne varsa koydu. Bunu Hünkara görürdü;
-Bari lütfedin, bunları yiyin de bize hayır dua edin! dedi. Hünkar, yemek de yemedi. Sonra Arafat dağındaki çilehaneye geldi. Buranın karanlık bir mağara olduğunu gördü. Önündeki bir yeri mübarek parmağı ile dürttü.Oradan güzel bir su çıktı.Şimdi o suya Zemzem suyu derler. Hünkar Hacı Bektaş’ı ziyarete gelenler, kutluluk için o suyla yıkanırlar. Kadıncık hatun, bu sırada kendisine ne kadar yiyecek getirdi ise istemedi. Hünkarın Çile dağında, çile çıkardığının son gecesi İdris karınına ;
-Yarın kırkıncı gece,dedi. Erenler erbaini çıkardıktan sonra giderlerse ondan mahrum kalırız. Yarın ,beraber yanına varıp niyaz edelim. Eline, ayağına düşüp yalvaralım. Belki himmet ederler de mübarek ayağını, evimize basar.Ertesi gün beraber, Arafat dağına (Sulucakarahöyük’ün hemen üstündeki tepe) vardılar. Çilehaneye geldiler. Hünkar’ın elini öpüp ayağına yüz sürdüler.
-Erenler şahı, lütfet de mübarek ayağın evimize bassın, dediler. Erenlerin işi murat vermektir, lütuf ve kerem etmektir. Hünkar;
-Bizim yükümüz ağırdır, buyurdu. Zahmet çekersiniz, bizi sevenler, aşıklar, muhiplerimiz çoktur. Ziyarete gelenler size zahmet verirler.İdris ve Kadıncık Hatun;
-Allah izin verirse koyundan, sığırdan, maldan, rızktan nemiz varsa hepsini aşkınıza harcarız, dediler. Bir şeyimiz kalmazsa , bize dervişlik zembilini verirsiniz. Müminlerin ihsanını toplarız. Getirir, muhiplere, sizi sevenlere dağıtırız. Hünkar Hacı Bektaş, bu sözü duyunca kalktı. Paşmaklarını giydi. Önde İdris, arkada Hacı Bektaş , en arkada da Kadıncık hatun oldukları halde yürüyüp eve geldiler. Evin tenha bir köşesini halvet yeri olarak seçtiler. Erenlerin bir çilehanesi de Kadıncık evine yakındır. Hünkar Hacı Bektaş Veli, bazen Kadıncık Ana’nın evinde, bazen de o çilehanede ibadet ederdi.Hacı Bektaş Veli , bir gün Kadıncık Ana’nın evinde namaz kılarken duvar eğildi; yıkılacak hale geldi. Kadıncık Ana;
-Duvar sanki eğildi, erenler şahı! Oradan uzaklaşsanız, dedi.O zaman Hünkar, mübarek eliyle duvara;
-Dur!
Diye işaret etti. Duvar durdu.
-Ey Erenler Şahı! Duvar bu haliyle durur mu? Diye sordu.
-Kıyamete kadar durur, yıkılmaz! cevabını verdi.Gerçekten de o zamandan bu zamana kadar, öbür duvarların hepsi yıkıldığı ve yeniden yapıldığı halde o duvar halâ öylece durur. Yıkılmaz, yıkılacağı da yoktur.

  Hacı Bektaş Veli'nin vefatı da doğumu gibi farklı tarihlerle ele alınan bir konudur. Kaynakların çoğu O' nun 63 yıl yaşadığını H.(606/1209) da doğup H.(669/1270) de vefat ettiğini kaydetmektedir. 1270'den sonraya verilen tarihlerin de gözönünde bulundurulması gerektiğini hatırlatarak, O' nun kesin olarak 13. yüzyılın sonu ile 14. Yüzyılın başına rastlayan yıllarda vefat ettiğini söyleyebiliriz. Hacı Bektaş, vefat edeceği gün namaz kılar, evradını okur, halvete varır.                                   
Daha sonra halifesi Sarı İsmail’i çağırır ve şöyle der;
-Bu gün Perşembe ahirete göçeceğim, göçünce kapıyı ört, dışarı çık. Çiledağını gözle, oradan bir boz atlı gelecek, yüzünde yeşil nikap örtü bulunacak. Bu zat, atını kapıda bırakıp içeriye girecek. Bana yasin okuyacak, attan inip selam verince selamını al, onu ağırla, hulle tabut yapar, beni tabuta koy, ondan sonra beni gömün, onunla söyleşmeyin sakın, öğüdümü tut,ölümümden sonra bin koyunla yüz sığır kurban et, bütün halkı çağır hizmet et, onları doyur, yedinci günü, kırkıncı günü helva dök, korkma erin harcı kesilmez. Ne kadar mürit, mühip varsa davet et, onları topla    
öğüt ver, ağlamasınlar...
  Hünkar, "Biz ölmeyiz, suret değiştiririz " diyerek onu teselli etti. Sonra Tanrı'ya niyazda bulundu. Peygamber'e salavat getirdi. Kendisi, kendisine Yasin okudu,ve ruhunu Hak'ka teslim etti.

  Hacı Bektaş'ın vasiyette söyledikleri aynen çıkar. Yüzü örtülü bir zat onun defni ile alakadar olur. İsmail kendini tutamayıp bu zat'a kim olduğunu sorar, o zat ısrara dayanamayıp yüzünü açar. Sarı Ysmail, birden karşısında Hacı Bektaş'ı görür, atının ayağına düşer, yalvarır, bağışlamasını ister. Ancak Hacı Bektaş "Er odur ki ölmeden evvel ölür, kendi cenazesini kendi yıkar, sende buna gayret et" diyerek gözden kaybolur.

Yorumlar