HACI
BEKTÂŞI VELİ
Velayetname’ye göre Hacı
Bektaş Veli, Horasan hükümdarı İbrahimü-l Sani Seyyid Muhammet ile Şeyh Ahmet
adlı Nişabur’ lu bir alim zatın kızı Hatem Hatun’ un evliliklerinden 24 yıl
sonra Nişabur şehrinde dünyaya gelmiştir. H.(606/1209)
Hacı Bektaş Veli’nin
yetişmesi için , Hoca Ahmet Yesevi’ nin talebesi , halifesi olan Lokman
Perende’ nin yanına verilir. O’ nun yanında yetişir. Lokman Perende, bâtın ve
zâhir ilimlerine sahip mübarek bir zattır.
Bir gün Lokman Perende,
Bektaş’ ın yanına girdiği zaman odayı nur ile dolu görüp şaşırır, etrafına
bakınır. Bektaş’ın sağında ve solunda iki nurani zat görünür. Bunlar Bektaş’ a
Kur’ an okutmaktadırlar. Lokman girer girmez hemen kaybolurlar. Lokman şaşırır
kalır. Hoca, Bektaş’a bunların kim olduklarını sorar. O’ da “sağımda oturan iki
cihan güneşi ceddim Muhammet Mustafa idi, solumda oturan Tanrının Arslanı,
Emirül Müminin Hz. Ali idi. Biri zâhir ilmini , birisi de bâtın ilmini
okutmaktalar” der. Yine bir gün Lokman, Bektaş’ a ders verirken;
-Bektaş!.. Dışarıya çık, bir ibrik su getir, abdest alayım, der.
-Bektaş!.. Dışarıya çık, bir ibrik su getir, abdest alayım, der.
Bektaş;
-Hocam, diye karşılık verdi. "Bir nazar etseniz de mektebin bahçesinden bir sı çıksa… Bizde dışardan su getirmeye muhtaç kalmasak…" Lokman;
-Hocam, diye karşılık verdi. "Bir nazar etseniz de mektebin bahçesinden bir sı çıksa… Bizde dışardan su getirmeye muhtaç kalmasak…" Lokman;
-Bizim bu işi yapmaya
gücümüz yetmez ! dedi.
O zaman Bektaş, ellerini
kaldırıp dua etti. Lokman da “Amin” dedi. Lokman ellerini yüzüne sürüp secdeye
kapandı. O zaman, hemen okulun bahçesinin ortasında güzel bir pınar fışkırdı.
Sular kapıya doğru akmaya başladı. Lokman Perende, Bektaş’ın bu kerametini,
sevinç içinde; “Ya Hünkar ! Sultan” diye haykırdı. Bu suretle Bektaş’ın adı
“Hünkar” olarak kaldı.
Hacı lakabını alması
hadisesi ise şöyledir : Lokman Perende Hacca gitmişti. Hac farizelerini yerine
getirirken yanındaki arkadaşlarına ; “Bugün arife günü. Şimdi bizim evimizde
bişi (bir çeşit tatlı) pişirirler", dedi.
Lokman’ın bu sözü
Bektaş’a malum oldu. Evde de hakikaten bişi pişiriyorlardı. Bektaş eve giderek
bişi istedi. Bir tepsiye biraz bişi koyarak Bektaş’a verdiler. Bektaş tepsiyi
aldı. Göz yumup açıncaya kadar bunu Şeyh Lokman Perende’ ye götürüp verdi.
Lokman bunu görünce hikmetini anladı. Arkadaşları ile bişiyi yedi, tepsiyi de
sakladı. Hac töreni sona erince Lokman Perende Hicaz’dan döndü. Horasan’a
yaklaşınca bütün Nişabur halkı kendisini karşılamak üzere yola çıktılar.
Haccını kutlayarak, ”mübarek olsun” dediler. Elini öptüler. O zaman Lokman
şöyle konuştu:
- Hacı olan Bektaş’ tır
ve gidin Bektaş’ın elini öpün dedi.
Böylece adı “Hünkar Hacı Bektaş Horasani” oldu
Velayetname’de O’nun “Ahmet Yesevi Halifelerinden”
olduğu söylenir. Hoca Ahmet Yesevi, Horasan ülkesinde Veli idi. Doksan dokuz
bin halifesi vardı. Bunun içinde kendisine doksan dokuz bin Türkistan Pirinin
Ulusu derlerdi.
İmam Ali Rıza kendisinde
bulunan emanetleri Hoca Ahmet Yesevi’ ye vermişti. Hepsi de şeyhin tekkesinde
dururdu. Onları halifelerinden hiçbirine vermemişti. Soran oldu mu: “sahibi
vardır, gelir“ derdi. Bir gün halifeler birleştiler.
-Hep toplanalım da o
emanetleri şeyhten isteyelim. Birimizden birine versin ! dediler.
Sabah vakti, doksan dokuz bin halife sabah namazı kıldılar. Hoca Ahmet Yesevi’nin avlusu pek genişti. Hepsi seccade salıp yerli yerlerine oturdular. Duadan sonra Şeyh, halifelerin gözlerine baktı. Onların göbellerinde geçirdiklerini anladı.
Sabah vakti, doksan dokuz bin halife sabah namazı kıldılar. Hoca Ahmet Yesevi’nin avlusu pek genişti. Hepsi seccade salıp yerli yerlerine oturdular. Duadan sonra Şeyh, halifelerin gözlerine baktı. Onların göbellerinde geçirdiklerini anladı.
-Gönlünüzde ne varsa
dile getirin, söyleyin ! dedi.
Halifeler bu emir
üzerine dileklerini söylediler. O sıralarda sadık bir muhip darı getirmişti.
Darı,
meydanın bir kenarına
yığılmıştı. Şeyh;
-Kim bu darı yığınının
üstünde seccade salar, iki rekat namaz kılar ve hiçbir darı yerinden
kımıldamazsa, emanetler onun hakkıdır. Elifi taç kendiliğinden uçar, onun
başına konar. Hırka sırtına gelir. Çerağ uyanırda önüne dikilir. Sofra varır,
önüne yayılır, alem başının üstüne durur.
Seccade de altına
serilir, der. Halifeler bu sözleri duyunca utançlarından başlarını yere
eğdiler.
Şaşırıp kaldılar. Derken
birde baktılar ki bir selam verip;
-Sabahlar aşk olsun,
diyerek geldi. Oturanların arasında bir yer bulup sıkıştı. Bu gelen er, Hünkar
Hacı Bektaş Veli idi. Halifelerin o dört alâmeti, dört fahri , şehten
istedikleri kendisine malum olmuştu. Biran içinde Horasan’dan kalkmış,
Türkistan’a Ahmet Yesevi’nin tekkesine gelmişti.
Ahmet Yesevi, Hünkarın selamını ayağa kalkarak aldı. Onun böyle kalktığını gören halifeler de
Ahmet Yesevi, Hünkarın selamını ayağa kalkarak aldı. Onun böyle kalktığını gören halifeler de
kalktılar. Ahmet Yesevi,
Hünkarı yanına aldı ve halifelerine dönüp;
-İşte emenetlerin sahibi
geldi; dedi.
Hünkar Hacı Bektaş,
seccadesini eline aldı. Darı yığının yanına vardı. Besmele ile seccadeyi
yaydı.Üstüne çıkıp iki rekat namaz kıldı. Bir tek darı tanesi bile yerinden
kıpırdamadı. Namazı kıldıktan sonra geçip yerine oturdu. Elifi taç yerinden
kalktı , uçarak geldi, Hacı Bektaş’ ın başına kondu. Hırkada havalanıp sırtına
geçti. Çerağ durduğu yerde uyandı, önünde durdu, yanmaya ve ışık saçmaya
başladı, alem yani Peygamberin sancağı durduğu yerden kalkıp Hünkarın başı
ucuna dilildi. Seccade de kalkıp altına serildi. Hoca Ahmet Yesevi de erkana
uyarak kendisinde bulunan emanetleri Hacı Bektaş Veli’ ye verip, icazetinide
teslim etti. Sonra da şu sözleri söyledi;
-Ey Hacı Bektaş!
Nasibini tam olarak aldın. Müjdeler olsun ki, Kutuplar kutupluğu senindir. Kırk
yıl hükmün vardır. Bu emanetler şimdiye kadar bizimdi. Şimdi senindir. Biz bu
yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, ahirete gideriz. Var, seni Rum’a (Anadolu’ya)
saldık, Sulucakarahöyük’ ü sana yurt olarak verdik. Rum abdallarına seni baş
yaptık. Rumeli’de gerçekler, abdallar çoktur artık hiçbir yerde eğlenmeden
hemen yürü !...
Hünkar Hacı Bektaş Veli, ertesi sabah gündoğarken Hoca Ahmet Yesevi’den izin alarak yola düştü.Orada bulunan ermişlerin biri, ortada yanan ateşten bir odun alıp Rum ülkesine attı ve; -Rum’daki erenlerden biri bu odunu tutsun. Türkistan erenlerinin Ruma er gönderdiklerini anlasın! Dedi bu odun bir öt ağacındandı. Konya’da Emir Cem Sultan’ın Halifesi Hak Ahmet Sultan bunu tuttu ve Hacı Bektaş tekkesinin önüne dikti. Bu dut ağaçı hala durur. Yukarı ucu da yanıktır.
Hünkar Hacı Bektaş Veli, ertesi sabah gündoğarken Hoca Ahmet Yesevi’den izin alarak yola düştü.Orada bulunan ermişlerin biri, ortada yanan ateşten bir odun alıp Rum ülkesine attı ve; -Rum’daki erenlerden biri bu odunu tutsun. Türkistan erenlerinin Ruma er gönderdiklerini anlasın! Dedi bu odun bir öt ağacındandı. Konya’da Emir Cem Sultan’ın Halifesi Hak Ahmet Sultan bunu tuttu ve Hacı Bektaş tekkesinin önüne dikti. Bu dut ağaçı hala durur. Yukarı ucu da yanıktır.
Hünkar Hacı Bektaş Veli,
Türkistan’dan hareket edince, önce Hacca niyet etti. Yolda çöl boyunca giderken
arslanların sığındıkları bir yere uğradı. İnsanlar oraya korkudan ayak
basamazlardı. Hünkar oraya varınca kendisini gören iki arslan hemen üzerine
saldırdı. Yanına varınca Hünkar bunları başlarından kuyruklarına kadar sıvazladı,
arslanlar hemen taş oldular. Diğer arslanlar bunu görünce, yüzlerini yere eğip
yalanmaya başladılar. Hünkar Hacı Bektaş Veli, o yerde bir müddet kaldı. Orada
bir kadının doğan oğlunu evlat edindi. O yerlerde birçok
kerametler gösterdi. Birgün o diyarda bir kalabalıkla giderken bir ırmağa
yaklaştılar. Irmaktaki balıklar baş çıkarıp Hünlar’a selam verdiler. Hünkar
selamlarını alıp;
-Sağolun da varın
tesbihinize devam edin ! dedi.
Bu çeşit kerametlerle bu
kavmi kendisine dost etti. Şimdi o kavme Hünkariler denir.
Oradan kalkıp yürüdü. Necef Şahı Hazreti Ali’yi ziyaret etti. Necef’te bir müddet kaldı. Oradan da hareketle Hicaz’a, Beytullah’a vardı. Sonra Medine’ye gitti. Hazreti Peygamberi ziyaret etti. Daha sonra Halep’e geldi. Burada da bir müddet kaldı, çeşitli kerametler gösterdi.
Oradan kalkıp yürüdü. Necef Şahı Hazreti Ali’yi ziyaret etti. Necef’te bir müddet kaldı. Oradan da hareketle Hicaz’a, Beytullah’a vardı. Sonra Medine’ye gitti. Hazreti Peygamberi ziyaret etti. Daha sonra Halep’e geldi. Burada da bir müddet kaldı, çeşitli kerametler gösterdi.
Hünkar bundan sonra Rum
ülkesine yürüdü. Kayseri’ye doğru yoluna devam etti. Hünkar Hacı Bektaş Veli;
-Ey Rum’daki Erenler !..
Kardeşler ! diye selam verdi. Bu sırada Rum Elinde Elliyedibin Rum Ereni
mecliste sohbette idiler. Rum’un gözcüsü de Karaca Ahmet’ti. Hünkar’ın selam
verdiği, Fatma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’da Seyyit Nureddin’in
kızı idi. Henüz evlenmemişti. Meclisteki Erenlere yemek pişiriyordu. Karaca
Ahmet’de, Seyyit Nureddin’in müridi idi. Fatma Bacı ayağa kalkarak Hünkar’ın
bulunduğu tarafa döndü. Elini göğsüne koydu.
Üç defa “Aleykümselam”
diyerek yerine oturdu. Meclistekiler bu hali görünce;
-Ey
bacı ! Kimin selamını aldın ? dediler.
Fatma Bacı; "Rum
ülkesine bir ermiş geliyor. Siz erenlere selam verdi." Der. Erenler;
-Kendisi Horasan
Erenlerindendir. Fakat şimdi Beytullah tarafından geliyor. Erenler;
-Ne yapmalı ki Rum
diyarına girmesin dediler.
Bunlar Rum diyarının
Hacı Bektaş’a bağlanacağını ve kendilerinin önemsiz bir mevkide kalacaklarını düşünürler.
Bazısı “ kanat gerelim, arş altında Sidre’ye dek yolu keselim, Rum’a girmesin”
der. Hepsi bu tedbiri uygun bularak velayet kanatlarını birbirine çatarlar ve
yolun bağlanmış olduğunu görürler. Hacı Bektaş Veli, Rum ülkesinin sınırına
varınca yolun bağlanmış olduğunu gördü. “Bismillah ve Billah” diyerek velayetle
sıçrayıp arşa yetişir. Melekler onun Elifi Tacıyla geldiğini görünce;
-Merhaba ! Sefa geldin
ey Peygamber evladı Hacı Bektaş Veli ! dediler.
Hünkar ordan bir
güvercin donunda doğruca Sulucakarahöyük’e indi. Bu durum Rum Erenleri arasında
huzursuzluğa sebep olur. Hacı Bektaş’ın alt edilmesi için Karaca Ahmet adlı bir
eren gönderilir. Karaca Ahmet, her mahlukun eşiyle oturduğunu, yalnız
Sulucakarahöyük’te güvercin donuna girmiş bir erin tek başına oturduğunu
murakabe sonunda anlar. Bu er Hacı Bektaş Veli’dir. Rum Erenlerinden Beyazid
Sultan’ın halifelerinden Hacı Doğrul, doğan şekline girerek, güvercin şeklinde
duran Hacı Bektaş Veli’yi avlamaya gelir. Heybetle güvercinin üstüne
iner. Hacı Bektaş, o anda insan şekline dönerek doğanı yakalar, aklı başından
gidinceye kadar sıkar ve yere bırakır. Hacı Doğrul, kendine gelince hemen ayağa
kalkıp, Hacı Bektaş’ın eline ayağına düşer, affedilmesini ister ! Hünkar Hacı
Bektaş Veli;
-Ey Doğrul ! dedi. Ermiş, ermişin üstüne böyle gelmez. Siz bize zalim kılığında geldiniz ; Biz
ise size mazlum kılığında ... Eğer güvercinden daha mazlum bir mahluk
bulsaydık, muhakkak onun kılığına girerdik. Sonra da Hacı Doğrul’un kisvesini
alıp tekbir ile başına giydirir. Hacı Doğrul, ona uyma konusunda söz verir.
Bunu da arkadaşlarına anlatmak için geri döner. Ancak Rum Erenleri bu daveti
kabul etmezler. Herkes kendi yoluna gider. Bu hal Hacı Bektaş’a malum olur. O
da bir rivayette kırk gün, bir başka rivayette üç gün çerağlarını söndürür. Bir
işaretle altlarındaki seccadeleri de kaybolur. Sonunda bir yere toplanarak Hacı
Bektaş’a gitmeyi kararlaştırırlar. Huzura varıp elini öperler.
Hacı Bektaş’ın kimliğini, nereden geldiğini, kime bağlı olduğunu sorarlar. Hacı
Bektaş, Horasan Erenlerinden olduğunu, Türkistan’dan geldiğini, mürşidinin Hoca
Ahmed Yesevi olduğunu söyler. Erenler buna karşı delil
isterler. Hacı Bektaş, Ahmed Yesevi Hazretlerinden aldığı icazetnameyi çıkarmak
isterken, gökte bir duman belirir ve Hacı Bektaş’ın önüne düşer. Bu, yeşil
renkli bir fermandı. Yeşil bir sayfa üstünde besmeleden sonra ak yazı ile
icazeti yazılı idi. Erenlerin hiçbir şüphesi kalmaz, kalkıp makamlarına
giderler.
Karahöyük yakınlarında,
Mikail denilen yerde Yunus Mükri adında bilgin, olgun bir kişi vardı. Yunus
Mukri birgün Konya’ya gitti. Sultan Alaaddin’e kendisini
tanıttı. Sulucakrahöyük’ü kendisine yurt olarak vermesini istedi. Sultan
Alaaddin orasını Yunus Mükri’ye yurt olarak verdi. Yunus Mükri, beratini alarak
köye gelip yerleşti. Bir müddet sonra da öldü.
Yunus’un, İdris adında babası gibi âlim bir oğlu vardı. Onun da ahiret hatunlarından bir karısı vardı. Adına Kutlu Melek derlerdi. Ona herkes saygı gösterir, kendisine ayrıca Kadıncık da derlerdi. Yunus Mükri ölünce İdris ve diğer kardeşleri, evleri ve barkları ile beraber Kayı’dan göçerek Sulucakarahöyük’e (Hacıbektaş ilçesi) geldiler. Buraya yerleştiler. Bir gece Kadıncık hatun uykusundan uyandı. İdris sebebini sorunca Kadıncık;
Yunus’un, İdris adında babası gibi âlim bir oğlu vardı. Onun da ahiret hatunlarından bir karısı vardı. Adına Kutlu Melek derlerdi. Ona herkes saygı gösterir, kendisine ayrıca Kadıncık da derlerdi. Yunus Mükri ölünce İdris ve diğer kardeşleri, evleri ve barkları ile beraber Kayı’dan göçerek Sulucakarahöyük’e (Hacıbektaş ilçesi) geldiler. Buraya yerleştiler. Bir gece Kadıncık hatun uykusundan uyandı. İdris sebebini sorunca Kadıncık;
-Garip
bir rüya gördüm, dedi. Sen âlim bir kişisin! Bu
rüyamı tabir et! Ayın ondördü eteğimden koynuma girdi. Yakamdam çıkmak istedi,
yakamı tuttum. Yenimden çıkmak istedi, yenimi tuttum. O zaman eteğimden çıkmak
istedi. Oturdum, yere kapandım. Derken uyandım. İdris bu rüyayı şöyle tabir
etti ;
-Dinle Kadıncık!Güneş
Peygamberdir, ay ise eren. Demek senden bir çocuk dünyaya gelecek ve bu çocuk
erenlerden olacak.O zamana kadar Kadıncık hatunun çocuğu olmamıştır. Bu rüyadan sonra bir hayli zaman geçti. Birgün Kadıncık hatun ,çamaşır
yıkamak üzere, diğer kadınlarla pınar başına gitti. Tam bu sırada ileriden
Hünkar Hacı Bektaş çıkageldi. Başında tacı, elinde asası
vardı. Çamarşır yıkayan kadınlara ;
-Bacılar! Karnımız aç,
yiyecek bir şeyiniz varsa, Allah rızası için veriniz! dedi. Kadınlar;
-Burada yiyecek ne varki sana verelim derviş! dediler.Kadıncık Hatun ise hemen evine koştu. Bir parça ekmeğin içine bir parça yağ koyarak getirdi, dervişe verdi. Hacı Bektaş;
-Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin! diye dua etti.Oradan kalkarak Sulucakarahöyük mescidine vardı. İçeri girip oturdu. Akşam oldu. Köylüler mescide gelerek namaz kıldılar. Dağılıp gittiler. Tek bir Tanrı kulu bile Hünkar Hacı Bektaş’a kimsin, nesin diye sormadı. Kadıncık hatun tekrar çamaşır yıkamaya gidince, kaynanası: ” Gelin çamaşıra gitti. Bari yemeği ben pişireyim” dedi. Yemeği ocağa koydu. Yağ almak üzere yağ küpünü açtı. Bir de ne görsün? Küp ağzına kadar yağ
-Burada yiyecek ne varki sana verelim derviş! dediler.Kadıncık Hatun ise hemen evine koştu. Bir parça ekmeğin içine bir parça yağ koyarak getirdi, dervişe verdi. Hacı Bektaş;
-Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin! diye dua etti.Oradan kalkarak Sulucakarahöyük mescidine vardı. İçeri girip oturdu. Akşam oldu. Köylüler mescide gelerek namaz kıldılar. Dağılıp gittiler. Tek bir Tanrı kulu bile Hünkar Hacı Bektaş’a kimsin, nesin diye sormadı. Kadıncık hatun tekrar çamaşır yıkamaya gidince, kaynanası: ” Gelin çamaşıra gitti. Bari yemeği ben pişireyim” dedi. Yemeği ocağa koydu. Yağ almak üzere yağ küpünü açtı. Bir de ne görsün? Küp ağzına kadar yağ
ile dolu değil mi ?
Kadıncık hatun çamaşırını yıkayıp eve dönünce ona;
-Gelin! Yağı nerecen
aldın da küpün doldurdun? Dedi. Kadıncık;
-Ben yağ falan almadım,
cevabını verdi. Olanları kaynanasına anlattı ve;
-Herhalde onun duasının
bereketiyle küp yağ ile doldu.
Akşam üstü İderis eve
gelince, durumu ona anlattılar. O da düşündü;
-Bu adam, mesciddeki
derviş olsa gerektir, dedi. Ne yazık ki bir onu gördüğümüzde halde, kendisi
hizmer edemedik.
O gece yatıp uyudular.
İdris, sabahleyin erkenden mescidin yolunu tuttu. Bir de baktı ki, pencereden
dışarıya ışık şeklinde nur çıkıyor. Kendi kendine; " Biz mescide çerağ
yakmamıştık. Bu ışık nedir? diye şaşırdı kaldı. Mescide girince, mihrabın sol
tarafında bir er gördü. İbader ederken ağzından nurlar
dökülüyor. Başının üstünde de nurdan bir kandil yanıyor. İdris bunu görünce
koşup eve döndü. Kadıncık da uyanmış, abdest alıyordu. Ona;
-Kadıncık, o gördüğün rüya
zuhur etti. O ermiş, mescide gelen dervişten başkası değil. Ve ona gördüklerini
anlattı. Kadıncık hatun şükran secdesine kapandı. Sonra
ikisi de mescide vardılar. Kadıncık;
-Sen erkeksin! Önce sen gir! dedi. İnris;
-Sen erkeksin! Önce sen gir! dedi. İnris;
-Olmaz! Önce sen gir, dedi.
Çünkü rüyayı sen gördün.Kadıncık besmele ile girdi. Ardından
da İdris, mescide girdi. Hacı Bektaş tahiyat’la oturmuştu. Huzuruna varıp elini
dizini öptüler. Geri çekip divan durdular. Hünkar;
-Neye geldiniz bu
vakitte?
Sizi, kulunuzun evine
davet etmeye geldik, dediler. Umarız ki bu ricamızı kabul eder, evimize ayak
basar, bize şeref verirsiniz, himmet edersiniz. Hacı Bektaş; -Şimdilik bir yere
gidemeyiz. Burada itikafa niyetlendik, dedi.Onlar ise, ısrar ettiler. Fakat
Hünkar razı olmadı.Kadıncık hatun eve döndü. Bir
sofraya hazırda ne varsa koydu. Bunu Hünkara görürdü;
-Bari lütfedin, bunları
yiyin de bize hayır dua edin! dedi. Hünkar, yemek de yemedi. Sonra Arafat
dağındaki çilehaneye geldi. Buranın karanlık bir mağara olduğunu gördü.
Önündeki bir yeri mübarek parmağı ile dürttü.Oradan güzel bir su çıktı.Şimdi o
suya Zemzem suyu derler. Hünkar Hacı Bektaş’ı ziyarete gelenler, kutluluk için
o suyla yıkanırlar. Kadıncık hatun, bu sırada kendisine ne kadar yiyecek
getirdi ise istemedi. Hünkarın Çile dağında, çile çıkardığının son gecesi İdris
karınına ;
-Yarın kırkıncı
gece,dedi. Erenler erbaini çıkardıktan sonra giderlerse ondan mahrum kalırız.
Yarın ,beraber yanına varıp niyaz edelim. Eline, ayağına düşüp yalvaralım.
Belki himmet ederler de mübarek ayağını, evimize basar.Ertesi gün beraber,
Arafat dağına (Sulucakarahöyük’ün hemen üstündeki tepe) vardılar. Çilehaneye
geldiler. Hünkar’ın elini öpüp ayağına yüz sürdüler.
-Erenler şahı, lütfet de mübarek ayağın evimize bassın, dediler. Erenlerin işi murat vermektir, lütuf ve kerem etmektir. Hünkar;
-Erenler şahı, lütfet de mübarek ayağın evimize bassın, dediler. Erenlerin işi murat vermektir, lütuf ve kerem etmektir. Hünkar;
-Bizim yükümüz ağırdır,
buyurdu. Zahmet çekersiniz, bizi sevenler, aşıklar, muhiplerimiz çoktur.
Ziyarete gelenler size zahmet verirler.İdris ve Kadıncık Hatun;
-Allah izin verirse
koyundan, sığırdan, maldan, rızktan nemiz varsa hepsini aşkınıza harcarız,
dediler. Bir şeyimiz kalmazsa , bize dervişlik zembilini verirsiniz. Müminlerin
ihsanını toplarız. Getirir, muhiplere, sizi sevenlere dağıtırız. Hünkar Hacı Bektaş, bu
sözü duyunca kalktı. Paşmaklarını giydi. Önde İdris, arkada Hacı Bektaş , en
arkada da Kadıncık hatun oldukları halde yürüyüp eve geldiler. Evin tenha bir
köşesini halvet yeri olarak seçtiler. Erenlerin bir çilehanesi de Kadıncık
evine yakındır. Hünkar Hacı Bektaş Veli, bazen Kadıncık Ana’nın evinde, bazen
de o çilehanede ibadet ederdi.Hacı Bektaş Veli , bir gün Kadıncık Ana’nın
evinde namaz kılarken duvar eğildi; yıkılacak hale geldi. Kadıncık Ana;
-Duvar sanki eğildi, erenler
şahı! Oradan uzaklaşsanız, dedi.O zaman Hünkar, mübarek eliyle duvara;
-Dur! Diye işaret etti. Duvar durdu.
-Dur! Diye işaret etti. Duvar durdu.
-Ey Erenler Şahı! Duvar
bu haliyle durur mu? Diye sordu.
-Kıyamete kadar durur,
yıkılmaz! cevabını verdi.Gerçekten de o zamandan bu zamana kadar, öbür
duvarların hepsi yıkıldığı ve yeniden yapıldığı halde o duvar halâ öylece
durur. Yıkılmaz, yıkılacağı da yoktur.
Hacı Bektaş Veli'nin vefatı da doğumu gibi
farklı tarihlerle ele alınan bir konudur. Kaynakların çoğu O' nun 63 yıl
yaşadığını H.(606/1209) da doğup H.(669/1270) de vefat ettiğini kaydetmektedir.
1270'den sonraya verilen tarihlerin de gözönünde bulundurulması gerektiğini
hatırlatarak, O' nun kesin olarak 13. yüzyılın sonu ile 14. Yüzyılın başına
rastlayan yıllarda vefat ettiğini söyleyebiliriz. Hacı Bektaş, vefat edeceği
gün namaz kılar, evradını okur, halvete varır.
Daha sonra halifesi Sarı
İsmail’i çağırır ve şöyle der;
-Bu gün Perşembe ahirete
göçeceğim, göçünce kapıyı ört, dışarı çık. Çiledağını gözle, oradan bir boz
atlı gelecek, yüzünde yeşil nikap örtü bulunacak. Bu zat, atını kapıda bırakıp
içeriye girecek. Bana yasin okuyacak, attan inip selam verince selamını al, onu
ağırla, hulle tabut yapar, beni tabuta koy, ondan sonra beni gömün, onunla
söyleşmeyin sakın, öğüdümü tut,ölümümden sonra bin koyunla yüz sığır kurban et,
bütün halkı çağır hizmet et, onları doyur, yedinci günü, kırkıncı günü helva
dök, korkma erin harcı kesilmez. Ne kadar mürit, mühip varsa
davet et, onları topla
öğüt ver,
ağlamasınlar...
Hünkar, "Biz
ölmeyiz, suret değiştiririz " diyerek onu teselli etti. Sonra Tanrı'ya
niyazda bulundu. Peygamber'e salavat getirdi. Kendisi, kendisine Yasin okudu,ve ruhunu
Hak'ka teslim etti.
Hacı Bektaş'ın vasiyette söyledikleri aynen çıkar. Yüzü örtülü bir zat onun defni ile alakadar olur. İsmail kendini tutamayıp bu zat'a kim olduğunu sorar, o zat ısrara dayanamayıp yüzünü açar. Sarı Ysmail, birden karşısında Hacı Bektaş'ı görür, atının ayağına düşer, yalvarır, bağışlamasını ister. Ancak Hacı Bektaş "Er odur ki ölmeden evvel ölür, kendi cenazesini kendi yıkar, sende buna gayret et" diyerek gözden kaybolur.
Yorumlar
Yorum Gönder