FARUK NAFIZ ÇAMLIBEL
18 Mayls 1898,
İstanbul doğumlu olan yazar, Tıp Fakültesi'ndeki yüksekögretimini yarıda
bırakarak önce yazar sonra ögretmen oldu. Kayseri (1922), Ankara (1924-1932) ve
İstanbul'da (1932-1946) edebiyat ögretmenliği, İstanbul millevekilligi (1946 -
27 Mayıs 1960) yaptı.
Şiire Birinci Dünya Savaşı yıllarında aruzla basladı. Duygu
ve düşünceyle bir arada yürüten, romantik ve realist konu ve hayatları işleyen
şiirleriyle kendisine yaygın bir ün sagladı.
Heceyle ilk şiirleri de gene 1918-1921 yılları dergilerinde
çıktı. Hecenin Beş Şair’ inden biri olarak bilindikten sonra da zaman zaman
aruzla yazdı. Özellikle son şiirleri hep aruzladır.
Şair her iki vezni de ustalıkla kullanmıştır.
Savaş yıllarından sonraki şiirleri Güneş (1927), Hayat
(1926-1929) ve daha yeni dergilerde çıktı; Akbaba dergisinde Çamderviren
ve Deliozan adlarıyla mizah şiirleri de yazdı.
1933 yılında Anayurt adında haftalık bir sanat dergisi de
çıkarmıştır.
20 yüzyılın en usta şairlerinde Faruk Nafız Çamlıbel 8 Kasim
1973 ‘te Akdeniz’de bir gezideyken gemidekalp yetmezliğinden vefat etmiştir.
“Faruk Nafız
şiirini 1925-1935 yıllarında geniş kalabalığa götüren, bir bakışta
anlaşılabilir olması, ilk okunuşta okurun dünyasıyla ilinti kurabilecek dış
öğelerden yararlanmasıdır... Buna karşın, Yenilik Edebiyatımızın geçiş
döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbul'lu kişiliğiyle de olsa, Anadolu
gerçegine açılması özellikleriyle dilimizin gelişme aşamasında yeri
yadsınamaz.''
(Şükran Kurdakul, 1989)
ŞİİR KİTAPLARI
Şarkın Sultanları (1918)
Gönülden Gönüle (1919)
Dinle Neyden (1919)
Çoban Çeşmesi (1926)
Suda Halkalar (1928)
Bir Ömür Böyle Geçti (1933)
Elimle Seçtiklerim (1934)
Akarsu (1937)
Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)
Akıncı Türküleri (1938)
Zindan Duvarları (1962)
Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)
OYUNLARI
Canavar (1925)
Akın (1932)
Özyurt(1932)
Kahraman (1933)
ROMAN:
Yıldız Yağmuru (1936)
HAN DUVARLARI
-Osmanzäde Hamdi Bey'e-
Yağız atlar
kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba
yerinde durakladı.
Neden sonra
sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden
geçti kervansaraylar...
Gidiyorum, gurbeti
gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan
Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen
ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı
ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak
sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen
yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir
kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen,
dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken
rüzgârların saçına
Asıldı arabamız
bir dağın yamacına.
Her tarafta
yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının
dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan,
dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi
görünen yılan yollar
Başını kaldırarak
boşluğu dinliyordu.
Gökler
bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı
bir yağmur ince ince.
Son yokuş
noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova
ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit
gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni
muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol,
daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy
var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor
insana yolun hali,
Arasıra geçiyor
bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen
taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler
yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu
sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi
kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren
uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran
hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her
yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi
kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen
dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki
cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar
vardı,
Üstünde yazılarla hatlar
karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa
kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık
resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde,
erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda
gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla
yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla
kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba
ocağından yar kucağından
Bir çiçek
dermeden sevgi bağından
Huduttan
hududa atılmışım ben"
Altında da bir
tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde
başka ad görmedi.
Artık bahtın
açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı
bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye
içlenme baharına,
Huduttan
götürdüğün şan yetişir yârına!...
Ertesi gün başladı
gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart
sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan
fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor
şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında
gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ
gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor
ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi
kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz
yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında
boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz
beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca
şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan
yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi
örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki
yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına
son dalı kırıyordu...
Yaylımız
tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı
karlar etrafımızda.
Karlar etrafı
beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil,
gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can
verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı
"İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı
olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile
vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya
inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun
üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir
uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım
ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler
yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
ZAFER TÜRKÜSÜ
Yaşamaz ölümü göze almayan
Zafer, göz yummadan koşar da gider.
Bayrağa kanının alı çalmayan
Gözyaşı boşana boşana gider!
Kazanmak istersen sen de zaferi
Gürleyen sesinle doldur gökleri
Zafer dedikleri kahraman peri
Susandan kaçar da coşana gider.
Bu yolda herkes bir ey delikanlı
Diriler şerefli ölüler şanlı
Yurt için döğüşen başı dumanlı
Her zaman bu şandan, o şana gider.
KISKANÇ
Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın!
Sesini duyan olur, sana göz koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,
Annen bile okşasa benim bağrım kan olur...
Dilerim tanrıdan ki, sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun;
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar,
Sana benim gözümle bakan gözler körolsun!
“bir ömür böyle geçti”
SON AŞIK
Hasretinle geçiyorken
bu gençlik çağım,
Ey sevdiğim, ben
ümitsiz değilim gene
Ak düşünce saçların
kumral rengine
Kollarında son aşıkın
ben olacağım.
Ey başında şimdi sevda
rüzgarları esen,
Böyle her gün
yollarımdan geçsen de süzgün
Sen benimsin büsbütün
terk olunduğun gün ...
O mukadder günü,
bilmem, düşündün mü sen?
Ben bir beyaz saçlı
aşık, sen bir ihtiyar ...
O gün bana yalaşırken
ey ilahi yar,
Esirgeme gözlerimden
bir son buseni,
Kirpiğinden yavaş yavaş
bir damla aksın,
Çünkü, ruhum, sen de o
gün anlayacaksın
Ki hiç kimse benim
kadar sevmemiş seni!
KAYNAK:
Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, İstanbul
1995
Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri Yönelimler, Tanıklıklar,
Ekim 1993
Mehmet Kaplan, Tanzimattan Cumhuriyet’e Şiir Tahlilleri 1,
İstanbul 1995
Osman Atilla, Memleket Şiirleri, Ankara 1950
Ümit Yaşar Oğuzcan, Şairlerden Seçmeler, İstanbul 1985
Yorumlar
Yorum Gönder