ESKİ YUNAN VE LATİN EDEBİYATI:
Batı
edebiaytının kaynağı Eski Yunan ve Latin edebiyatlarıdır. M.Ö.9. yüzyıldan M.Ö.
2. yüzyıla kadar süren Eski Yunan edebiyatının ana kaynağı da Homeros’un İlyada
ve Odise destanlarıdır.
Eski Yunan
edebiyatı didaktik türde HESİODOS; lirik türde SAPHO, PİNDAROS; fabl türünde
AİSOPOS gibi şairleri yetiştirdikten sonra M.Ö.5. yüzyılda “altın çağı”nı
yaşamıştır. Bu devrin önemli sanatçıları şunlardır:
Tragedya’da:
AİSKHYLOS (Agamemnon), SOPHOKLES (Kral
Oidipus,
Elektra), EURİPİDES (Andromak,
Elektra)
Komedya’da:
ARİSTOPHANES, MENANDROS
Hitabet alanında:
DEMOSTHENES
Felsefe alanında:
SOKRATES, EFLATUN, ARİSTOTELES
Tarih alanında: HERODOTOS
M.Ö.
2.yüzyıldan sonra Eski Yunan edebiyatı yerini Latin edebiyatına bırakır. Latin
edebiyatı Eski Yunan kültür ve sanatının etkisinde gelişen bir edebiyattır. Bu
dönemin önemli sanatçıları şunlardır:
Tragedya’da:
ENNİUS
Komedya’da:
PLAUTUS, TERENTİUS
Şiirde:
HORATİUS (Lirik şair), OVİDİUS (Lirik şair),
VERGİLİUS
(Destan şairi)
Hitabet alanında: ÇİÇERO
(Nutuklar)
Felsefe alanında:
SENECA
Tarih alanında: TACİTES
Eski Yunan ve
Latin edebiyatlarının mitoloji ile süslenmiş ürünlerinde doğa güzellikleriyle
birlikte “gerçek insanı” buluruz. Bu ürünlerde insanların sevgileri, acıları,
yiğitlikleri, kinleri.....yer alır. Bu sevgiler, yiğitlikler, kinler ve acılar
da “yazgılarında” dönüp dolaşarak “İNSANCILIK” (Hümanizm) ve “ERDEMLİ OLMA”
düşüncesinde birleşirler.
5. yüzyılda
Batı Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, Avrupa’da, 11.yüzyıla kadar
sanat ve kültür alanında “öbür dünya” düşüncesinin egemen olduğu ölü bir dönem
başlamıştır.
11.yüzyıldan
sonra kilise ve din görüşünü her şeyin üstünde tutan , kişinin yaşam ve düşünce
özgürlüğünü kısıtlayan, edebiyatta ve sanatta “öbür dünya” düşüncesini egemen
kılan “ORTA ÇAĞ” başlar. Bu çağda görülen doğa ve dinle ilgili yiğitlik
öyküleri, halk ozanlarının aşk ve yiğitlik konularında söyledikleri “BALATLAR”
ve ulusal destanlar dönemin başlıca edebiyat verimleri arasındadır. Orta çağın
büyük ozanı Rönesans’ın da hazırlayıcılarından olan ve “İlahi Komedya” adlı
eseriyle tanınan DANTE’dir.
Batı
edebiyatında yenileşme, bilim ve sanatta “YENİDEN DOĞUŞ” anlamına gelen
“RÖNESANS”la başlar (14.yüzyılın sonu, 15. ve 16. yüzyıllar).
Rönesans’la
halk ve devlet ilişkileri yeniden düzenlenmiş, kralların ve derebeylerin dine
dayalı sınırsız güçleri kırılmış, kişinin insance ve özgür yaşama isteği
gerçekleşme yoluna girmiştir. Böylece uluslar edebiyatla, bu gerçeklere dayanan
“insanca” düşünceleri yayarak, kilise dili olan Latince’nin yerine kendi ulusal
dilleri ile güçlü yapıtlar ortaya koymaya başlamışlardır. Bu dönemin ünlü
sanatçıları şunlardır:
Şiirde:
RONSARD
Romanda:
RABELAİS, CERVANTES (Don Kişot)
Deneme alanında: MONTAIGNE,
BACON
Tiyatro alanında:
SHAKESPEARE [Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear, Romeo ve
Juliet (Dramları), Venedik Taciri, Hırçın Kız, Yanlışlıklar
Komedyası.......(Komedileri)]
Rönesans,
17.yüzyılın ortalarına doğru “Klasisizm” akımının doğmasına yol açmış, böylece
Batı Edebiyatı birbirine tepki olarak ortaya çıkan akımların etkisinde 20.
yüzyıla kadar gelişimini sürdürmüştür.
BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR
KLASİSİZM
17. yüzyılda Fransa’da ortaya
çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir. Klasikler
Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir.
Temel olarak şu ilkelere dayanır:
Sanat, “insan tabiatına” önem
vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır. Klasik bir eser “akıl” ve “sağduyu”ya
dayanmalıdır. Eser, “dil”, “anlatım” ve “şekil” de en olguna varmaya
çalışmalıdır.
Klasikler, insanların her zaman,
her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun
için eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal
çevre önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir.
Bu akımda, sanatta mükemmeli
bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp
anlatılışındadır. Onun için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır.
Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil
kullanmışlardır.
Sanatta sıkı kuralların bulunması
ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, “üç birlik”
kuralının doğmasına neden olmuşlardır (Yer, zaman ve eylem birliği)
Eserlerinin kahramanlarını hep
soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer
vermezler. “Ahlaka uygunluk” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Yapıtlarının etkileyici olmasını
, hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara
eğilmesini temel ilke olarak kabul etmişlerdir.
Edebiyat türü olarak daha çok
tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Boileau (şiir)
La Fontaine (fabl)
Racine, Corneille (trajedi)
Moliere (komedi)
Madame de La Fayette (roman)
La Bruyere (karakterleriyle)
Bossuet (hitabet)
“Klasisizm, geçici rağbeti
değil, sürekli rağbeti arar”. Andre Gide.
TÜRK EDEBİYATINDA KLASİSİZM
Türk edebiyatı Batı’ya
açıldığında klasisizm dönemini tamamlamıştır. Bu nedenle edebiyatımızda
klasisizmin önemli bir etkisi olmamıştır.
Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”adlı
komedisi, La Fontaine’den yaptığı çeviriler ve Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den
çevirileri, bu anlayışın ürünleri olarak sıralanabilir.
ROMANTİZM (COŞUMCULUK)
1830’lu yıllarda klasisizme tepki
olarak doğmuştur. Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı
olarak başarıya ulaşmıştır. 1789’da fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve
aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak
romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve
sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.
Avrupa’da o zamana kadar
süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller
hayranlığına bırakmıştır.
Klasik öğretinin bütün kuralları
yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli
efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır.
Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer
verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar
çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana
alınmıştır. Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık,
romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir. Yazarlar eserlerinde
kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça
anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı
ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü
güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.
Zıtlıkların uyumunu ilke olarak
benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin... bütün yönleriyle vermeye
çalışırlar.
Klasiklerin önemsediği din
duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.
Din, her şeyin gelip geçici
olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve
karamsardırlar.
Edebiyat dilindeki kalıplaşmış
kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her
sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır.
Genel olanın yerine özeli, tipin
yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular
olarak dikkat çeker.
Bu akımda oyun türlerinden dram,
edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir.
Başlıca temsilcileri:
Victor Hugo (Sefiller. Notre Dame’in Kamburu, Cromwell, Hernani.......)
J.Jack Rousseau (Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi)
Goethe (Faust)
Lamartine (Greziella)
A. Dumas Pere (Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu)
A. Dumas Fils (Kamelyalı Kadın)ýý
Alfrede de Musset (şiirleriyle)
Schiller (“Haydutlar” adlı dramı ve denemeleriyle)
Lord Byron (Don Juan, diğer şiirleriyle)
Chateaubrian
Puşkin
Shakespeare
Stendhal (Romantizmden realizme geçmiştir)
Balzac (Romantizmden realizme geçmiştir)
“Romantizm, ağlayan yıldız,
inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir”.
Musset
“Romanitzm, varlıkların
olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir”.
A. Gide
TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM
Tanzimat edebiyatı dönemindeki
ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır.
Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla
Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla
Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle
Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla
REALİZM (GERÇEKÇİLİK)
19. yüzyılın ikinci yarısında
romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.
1857 yılında Gustave Flaubert’in
“Madame Bovary” adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısındaüstünlük
sağladığı kabul edilmektedir.
Realizmde, duygu ve hayaller
yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. Konular gerçekten alınır. Yaşanan
ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için
gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.
Bu akımda, gerçeğin anlatılması
için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin
tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de
betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.
Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler
karşısında tarafsız davranırlar. Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını
katmazlar. Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde
toplumun sıradan insanlarına rastlanır. Eserlerinde daha çok yaşamın olağan
olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.
Gerçekçi yazarların okuyucuyu
eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak,
yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar.
Gerçekçi yazarlar, biçim
güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden
kaçınmışlardır.
Başlıca temsilcileri:
Stendhal (Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı)
Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet)
G. Flaubert (Madame Bovary)
Lev Tolstoy (Savaş ve Barış, Diriliş, Anna Karenina)
Dostoyevski (Suç ve Ceza)
A. Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi)
M. Şolohov (Ve Durgun Akardı Don)
E. Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor)
J.Steinbeck (Gazap Üzümleri)
Herman Melville (Moby Dick)
Charles Dickens (Oliver Twist, David Copperfield)
Gogol (Müfettiş, Ölü Canlar)
Turganyev (Babalar ve Oğullar)
M.Gorki (Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken)
“Roman dediğin, bir uzun yol
üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın göklerin maviliğini, bir
bakarsın yolun irili ufaklı çukurlarında birikmiş çamuru görürsün. Sonra da
kalkıp heybesinde bu aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası
çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle çamurlu çukura
bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını, kokmasını, çamur çukurları meydana
getirmesini önlemeyen temizlik müfettişine ...”
Henri B.Stendhal
TÜRK EDEBİYATINDA REALİZM
Recaizade Mahmut Ekrem (Araba Sevdası)
Samipaşazade Sezai (Zehra)
Nabizade Nazım (Kara Bibik)
Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar)
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Kiralık Konak, Yaban......)
Memduh Şevket Esendal (Ayaşlı ve Kiracıları)
Reaşat Nuri Güntekin (Romanlarıyla)
Refik Halit Karay (Romanları ve hikayeleriyle)
Sait Faik Abasıyanık (Roman ve hikayeleriyle)
NATÜRALİZM (DOĞALCILIK)
19.yüzyılın sonlarına doğru
Fransa’da ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı
(gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle) olarak düşünülebilir.
Natüralizmi, realizmden ayıran
nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında
aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir
(Determinizm). Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı
için de geçerli olduğunu savunmuşlardır.Bu yaklaşımla pozitif bilimlerle sanatı
birleştirmeye çalışmışlardır. İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş;
insanı ırsiyet (soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele almışlardır. Ayrıca
sosyal çevrenin insan üzerinde yaptığı etkileri de derinlemesine araştırmışlar,
bir anlamda kendilerini bilim adamı, toplumu laboratuvar, insanı da deneme,
inceleme aracı olarak ele almışlardır.
Natüralist yazarlar insanı belli
koşulların içinde ele alır, onun duygu ve düşünce dünyasını, yetiştiği doğal ve
toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda çizerler. Onların eserlerinde insan
kendi yazgısını biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz.
Toplumsal nedenleri bir yana bırakmışlar, yalnızca yaşananı “nesnel” bir
biçimde aktarmakla yetinmişlerdir. Bu sebeple de onlara “zabıt katipleri”
yakıştırması yapılmıştır.
İnsan psikolojisiyle
fizyolojisini birbirine bağlı kabul ettikleri için eserlerinde kahramanların
fiziksel özelliklerini çok ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da
betimleme, doğalcı eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.
Realistlerdeki biçim güzelliği,
kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Ancak
natüralistler de halkın kolayca anlayabileceği açık ve yalın bir dil
kullanmışlardır.
Tiyatroda, kostüm ve dekora önem
veren natüralistlerin eserlerine genel olarak bir kötümserlik havası hakimdir.
Başlıca temsilcileri:
Emile Zola (Meyhane, Germiznal, Nana, Toprak.....)
Alphonse Daudet
Guy de Maupassant
Goncourt Kardeşler
“Roman anlatılmış ve tabiattan
çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler, mazinin hikayecileri,
romancılar da halin hikayecileridir”.
Goncourt Kardeşler
TÜRK EDEBİYATINDA NATÜRALİZM
Bizim edebiayıtımızda doğalcılık
anlayışına en çok yaklaşarak eser veren sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır.
Ancak eserlerinde sosyal eleştiriye yer vermesi onu natüralistlerden ayıran
önemli bir noktadır.
PARNASİZM
Fransa’da şiir türünde ortaya
çıkmış bir akımdır. Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda
realizmle natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur. 1886’da “Parnas” adlı
derginin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır (Parnas: Mitolojide ilham perilerinin
yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı).
Parnasyenler şiiri salt biçim
olarak görürler. Bu nedenle biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar. Yine
aynı nedenlerle ölçü ve uyağa çok önem vermişler, ritmi ön plana
çıkarmışlardır. Sözcüklerin birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir
için gerekli görmüşlerdir. Parnasizm, romantizme tepki olarak doğduğu için bu
akımda duygunun yerini düşünceler almış, parnasyenler şiirde ayrıntılı ve
nesnel betimlemelere yer vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir.
Şiiri, ışık, gölge, renk ve
çizgilerle sağlamayı düşünürler.
“Sanat, sanat içindir” görüşünde
olan parnasyenler şiirde yarar değil, güzellik ararlar.
Tarihteki mutlu dönemlere duyulan
özlem, yabancı ülkelerin manzara ve gelenekleri işlenen konulardır.
Parnasyenler Eski Yunan ve Altin
mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular
klasisizmle benzerlikler taşır.
Başlıca temsilcileri:
Th. Gautier
T.D. Banville
François Coppee
J.Maria de Heredia
TÜRK EDEBİYATINDA PARNASİZM
Bu akımın en belirgin etkileri
Tevfik Fikret’te görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler
taşır.
SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
19.yüzyılın ikinci yarısında
parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan
duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti,
düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç
dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın
duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak
insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle
değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan
üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak
tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir
düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için
yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve
herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal
değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı,
bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de
ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale
sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak
ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı,
alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca
temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone”
nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım
biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Baudelaire
Rimbaud
Mallarme
Verlaine
Puşkin
TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM
Bu anlayışın ilk uygulayıcısı
Cenap Şahabettin’dir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz
Ahmet Haşim’dir. Kimi yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi
şairler de bu akımın izlerini taşırlar.
“Şairin dili, düzyazı gibi
anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında,
sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir”.
Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)
EMPRESYONİZM (İZLENİMCİLİK)
1890-1910 yılları arasında
Fransa’da gelişmiş; edebiyatta, resimde, müzikte etkisini sürdürmüş bir
akımdır. Sembolizmle birlikte gerçeküstücülüğü (sürrealizm) hazırlayan bir akım
niteliğindedir.
Bu akımda dış dünya ile ilgili
gözlemlerin, sanatçının iç dünyasında oluşan değişik ruhsal durumuna göre
yansıtılması esas alınmıştır. Onlara göre duyularımız dış dünyayı bize olduğu
gibi değil, onun gerçek görünüşünü değiştirerek ulaştırır. Bunun için de bizim
anlattıklarımız dış dünya değil, bu dünyanın hayalimizle bezenmiş bizdeki
izlenimleridir.
“Seyreyledim eşkâl-i hayâtı
Ben havz-ı hayâlin sularında,
Bir aks-i mülevvendir onun’çün
Arzın bana ahcâr ü nebâtı”
Ahmet Haşim (Mukaddime)
SÜRREALİZM (GERÇEKÜSTÜCÜLÜK)
20.yüzyılın başlarında Andre
Breton tarafından Freud’un görüşlerine (psikanaliz yöntemi) dayanılarak açılan
bir sanat akımıdır.
Gerçeküstücülüğün bilgi ve esin
kaynağı olan Freud’a göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar,
istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş (rüya, yarı rüya) durumunda
çözülerek ortaya çıkar.
Sürrealistler, Freud’un bu
görüşünü edebiyata uygulamışlari bir anlamda bilinçaltının, bilinç alanına olan
egemenliğini savunmuşlardır. Dolayısıyla içinden geldiği gibi yazmak bu akımın
en belirgin özelliğidir. Akılcılığın karşısındadırlar, geleneksel ve biçime
dayalı inanç ve değerleri düşünceden silmişlerdir.
“Gerçeküstücülük, ister söz,
ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya
çıkarmak içim başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu,
aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak
kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır”.
Andre Breton
Bu akımın Batı’daki en önemli iki
temsilcisi Andre Breton ve Paul Eluard’dır.
Bizim edebiyatımızda Oran Veli
Kanık’ın kimi şiirlerinde bu akımın izleri açıkça görülmektedir.
YENİ TÜRK
EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ
1) Lirik Şiir: İçten gelen heyecanları coşkulu bir
dille anlatan duygusal şiir türüdür. Divan edebiyatında özellikle gazeller,
murabbalar; halk edebiyatında koşmalar, semailer lirik şiir türüne örnektir.
Yeni Türk şiirinde lirik şiirler türlü biçimlerde yazılmıştır.
2) Pastoral Şiir: Doğa güzelliklerini, orman, yayla, çoban yaşamını ve
bunlara karşı duyulan özlemleri dile getiren şiirlerdir. Batı edebiyatında
doğrudan doğruya doğa manzaralarını canlı bir biçimde anlatan şiirlere “idil”,
karşılıklı konuşma biçiminde yazılan pastoral şiire de “eglog” denir.
3) Didaktik Şiir: Belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, ahlaki bir ders
çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan duygu yönü zayıf şiir türüdür.
Manzum hikayeler ve fabller de bu gruba girer.
4) Epik Şiir: Konusu savaş, kahramanlık, yurt sevgisi olan ya da tarihsel
bir olayı coşkulu bir anlatımla işleyen şiir türüdür.
5) Dramatik Şiir: Olayları zaman sürecindeki gelişimiyle öyküleştiren şiir
türüdür. Bu tür şiirlerde olaylar yazarın ağzından değil, şiirdeki kişiler
tarafından gerçekleştirilir. Bir başka deyişle, olayın tiyatro biçiminde anlatılmasıdır.
Yunan ve Latin edebiyatının ilk tiyaro örnekleri şiir biçiminde yazıldığı için
bu şiirlere dramatik şiir denmiştir(Bir olayı dramatize etmek demek,
oyunlaştırmak demektir).
6) Satirik Şiir: Kişileri ya da toplumdaki aksaklıkları eleştirmek amacıyla
yazılan şiirlerdir. Divan edebiyatındaki hicviyeler ve halk edebiyatındaki
taşlamalar bu gruptandır.
YENİ TÜRK EDEBİYATINDA DÜZYAZI
TÜRLERİ
1) Roman: Yaşanmış ya da tasarlanmış uzun ve birbirine bağlı birçok
olayı bir temel düşünce çevresinde toplayıp yer ve zaman bildirerek anlatan
uzun yazı türüdür.
2) Öykü (Hikaye): Yaşamda olan veya olacak kanısı veren olayları bir ölçüyle
anlatan yazı türüdür. Hikayelerin kişileri azdır. Bir tek olay anlatmak
amacıyla yazılır, derin çözümlemelere girilmez.
3) Tiyatro: Olayları, kişiler aracılığıyla sahnede oluş halinde
gösteren yapıtlardır. Bir başka deyişle insan hayatını sahnede canlandırma
sanatıdır. Tiyatro dini törenlerden doğmuş bir türdür.
EDEBİYATIMIZDA “İLK”LER:
- Edebiyatımızdaki ilk çeviri Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği “Telemak”tır.
- Edebiyatımızdaki ilk roman Şemsettin Sami’nin “Taaşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı romanıdır.
- Edebiyatımızdaki ilk gerçekçi roman Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” adlı romanıdır.
- Edebiyatımızdaki ilk köy konulu gerçekçi roman Nabizade Nazım’ın “Kara Bibik” adlı romanıdır.
- Edebiyatımızdaki ilk tasvir ve tahlil ağırlıklı roman Namık Kemal’in “İntibah” adlı romanıdır.
- Edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” adlı komedisidir.
1850 yıllarından günümüze kadar
sürer. Amacı, metod bakımından Batılı, öz ve ruh bakımından milli bir edebiyat
yaratmaktır. Türk toplumundaki esaslı değişmeleri , fikir ve yenilik
hareketlerini yansıtır. Üç döneme ayrılır. :
1.Tanzimat Edebiyatı :1860’ta tercüman-ı ahval gazetesinin yayımlanmasıyla
başlar, 1896’ya kadar sürer. Sarsıntılar geçiren Osmanlı İmp.u durumunu
kurtarmak için, ordudan başlayarak ıslahat ve devrim hareketlerine girişiyordu
. 3. Selim , 2. Mahmut , Abdülmecit dönemleri böyle geçmiştir. Bu ortamda Batıcı ve yenilikçi olan şair ve yazarlar, sanatlarını toplum için kullandılar. Fransız kültürüyle kültürüyle yetişmiş ,romantik ve ülkücüydüler. Divan şiirini yıkmaya çalıştılar. Çok yönlüydüler: şair,romancı,tiyatro yazarı...vb. Sanattan çok,fikir ve ülkü peşindedirler; zulme,haksızlığa karşı savaş açarlar. Vatan ,millet,hürriyet,adalet,meşrutiyet kavramlarını heyecanla savunurlar. Daha geniş kitlelere seslenebilmek için ,dilde sadelik yanlısıdırlar. Hemen hepsi politikacı ve mücadele adamıdırlar. Tanzimat ikinci döneminde realizimin etkisi görülür. Şiirde konu birliğini sağladılar. Aruzla yazdılar. Düzyazı dilini şiire uyguladılar. Roman,hikaye,makale gibi türler,edebiyatımıza bu dönemde girdi. İlk tanzimatçılar ,Divan şiirinin nazım biçimlerini kullandılar.
TANZİMAT DÖNEMİ SANATÇILARI:
ŞİNASİ (1826-1871): 1860’TA Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkararak
yeni bir edebiyatın önderi olan Şinasi, orta yetenekte bir şair olarak
kabul edilir. Toplum için sanat anlayışını benimseyen sanatçı, dilin süs ve
özentiden kurtulup sadeleşmesi için çalışmıştır. Basılan ilk tiyatro eserini
yazan sanatçı, aynı zamanda edebiyatımızda hak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi
kavramları kullanan ilk kişidir. Edebiyatımızda akılcılığın ilk önderi sayılan
Şinasi, noktalama işaretlerini edebiyatımıza kazandıran bir sanatçıdır.
Eserleri:
Şair Evlenmesi (tiyatro), Tercüme-i Manzume (çeviri şiirler), Müntehabat-ı Eşar
(şiir), Durub-ı Emsal-i
Osmaniye (atasözleri).
NAMIK KEMAL (1840-1888): İlk
şiirlerini Divan şiirinin etkisiyle yazan sanatçı Şinasi’yle tanıştıktan sonra
edebiyatın Batılılaşması gerektiğine inanır ve sonuna kadar da bu düşünceyi
savunur. Daha çok hak, adalet, vatan, ahlk gibi temaları işler. İçerik olarak
tamamen yeni olan şiirlerinde biçimsel olarak Divan edebiyatına bağlılık
görülür. Hece ölçüsüyle denemeler yapmasına rağmen aruzu kullanmıştır.
Tiyatroyu faydalı bir eğlence olarak kabul eden sanatçı, bu türde romantik
dramların etkisindedir. Tiyatro eserlerinde teknik yönden yetersiz olan sanatçı
kimi kez günlük konuşma dilini kullanır, kimi kez de süslü bir anlatıma
başvurur. Romanlarında Batılı tekniğe uyma çabasındadır. Ancak tekniği sağlam
değildir. Kahramanları romantizmin etkisiyle iyiler ve kötüler olmak üzere
ayrılmıştır. Konuşma yerlerinde dil nispeten yalınken, betimlemelerde
“sanatkârane”dir. Aynı zamanda gazeteci olan Namık Kemal mücadeleci bir
kişiliğe sahiptir.
Eserleri:
Romanları:
İntibah, Cezmi
Oyunları:
Vatan yahut Silistre, Zavallı Çocuk, Akif Bey, Gülnihal, Celalettin
Harzemşah,
Karabela
Eleştirileri:
Tahrib-i Harâbât. Takip
ZİYA PAŞA (1825-1880): Şiirleri içerik ve biçim açısından Divan
edebiyatının özelliklerine uygunluk gösterir. Ancak hak, adalet, kanun gibi
kavramları o da kullanmıştır. Batılılaşmada şiirlerinden çok düşünceleriyle
önem taşır. Hece ölçüsüyle de denemeler yapmıştır. En ünlü eseri “Terkib-i
Bent”idir.
“Harâbât” adlı Divan şiiri
antolojisinin önsözündeki düşünceleri nedeniyle Namık Kemal’in eleştirilerine
hedef olmuştur.
AHMET MİTHAT (1844-1912): Batılı roman ve hikaye tekniğiyle Türk halk
hikayelerini uzlaştırmaya çalışan sanatçı halka seslenmeyi ve eserlerinde halkı
eğitmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle sık sık olayların akışını keserek okuyucuya
seslenmiştir. Teknik bir kaygı gütmeyen sanatçı, dönemin en çok okunan
yazarıdır. Halka okuma alışkanlığı kazandırma konusundaki başarısı herkesçe
kabul edilir. Genel olarak romantizmin etkisindeki sanatçı hemen her türde eser
vermiştir. Halka seslenmeyi amaçladığı için de nispeten daha sade ve yalın bir
dil kullanmıştır.
Kırktan fazla romanı, pek çok
öyküsü ve tiyatro eseri olan sanatçının önemli eserleri şunlardır:
Romanları:
Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Felatun Bey’le Rakım Efendi,
Yeryüzünde Bir Melek, Henüz On Yedi Yaşında.....
Öyküleri:
Yeniçeriler, Letaif-i Rivayât (seri hikayeler).....
Oyunları:
Çerkez Özdenler, Çengi....
Eserleri: Lehçe-i Osmani, Şecere-i Türk, Moliere’den Zor Nikah, Meraki, Azarya, Zoraki Takip.
RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847-1914): “Güzel olan her şey şiirin konusu olabilir”
ve “şiir ahlakla hizmet etmek zorunda değildir” düşüncesinde olan sanatçı daha
çok aşk ve doğa konularını işler. Şiirlerinde romantizmin etkisinde olan Ekrem,
yanlış batılılaşmayı ele aldığı “Araba Sevdası” adlı romanında realist bir
tutum izlemeye çalışır. Sanatçının eski edebiyat taraftarlarıyla olan
tartışmaları ünlüdür. Servet-i Fünuncuları bir araya toplayarak Servet-i Fünun
hareketine önderlik etmiştir. Sanat için sanat anlayışına bağlı olan sanatçının
dili yabancı sözcük ve tamlamalarla doludur.
Eserleri:
Şiirleri: Nijat Ekrem,
Nağme-i Seher, Yadigâr-ı Şebab,Zemzeme (I, II, III)
Oyunları:
Çok Bilen Çok Yanılır, Vuslat, Afife Anjelik
Hikayeleri:
Muhsin Bey, Şemsâ
Roman:
Araba Sevdası
ABDÜLHAK HAMİT TARHAN (1892-1937): Edebiyatımızda “şair-i azam” olarak
adlandırılan sanatçı eskiyi yıkan ihtilalci kişiliğiyle tanınmıştır. Sanat için
sanat görüşünde olan Hamit, romantizmin etksindedir ve en çok ölüm konusunu
işler.
Oyunlarında tekniğe önem vermeyen
sanatçı, bunları okumak için yazdığını söyler. Bunların bir kısmı manzum, bir
kısmı düzyazıdır. Tiyatroda konunun yabancı toplumlardan alınması gerektiğini
savunur.
Edebiyatımızda “tezatlar şairi”
olarak da anılan sanatçının önemli eserleri şunlardır:
Şiirleri:
Sahrai Belde veya Divaneliklerim, Makber, Ölü, Hacle, Garam,
Validem, İlhamı Vatan.....
Oyunları:
Macera-yı Aşk, Sabr ü Sebat, İçli Kız, Duhter-i Hindu, Tarık,
Zeynep,
Finten, İlhan, Turhan, Hakan (Ayrıca hece ölçüsüyle ve
manzum olarak yazdığı iki oyunu da vardır: Nesteren ve Liberte)
SAMİPAŞAZADE SEZAİ (1860-1936): Gerçekçi bir yaklaşımla yazdığı “Sergüzeşt”
adlı romanıyla tanınır.
Öykülerini “Küçük Şeyler” adlı
kitapta toplamıştır.
NABİZADE NAZIM (1862-1893): Realist-natüralist bir anlayışı benimseyen
sanatçının iki önemşi romanı “Kara Bibik” ve “Zehra”dır.
SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI
(EDEBİYAT-I CEDİDE) (1896-1901)
Servet-i Fünun veya Edebiyat-ı
Cedide devri, Türk edebiyatında 1860’tan beri devam eden Doğu-Batı
mücadelesinin kesin sonucunu (Batı edebiyatının lehine) belirleyen aşamadır.
Gerçekten yoğun ve dinamik çalışmalarla geçen bu kısa dönem sonunda Türk
edebiyatı, gerek anlayış, gerek içerik, gerekse teknik bakımdan tamamıyla
Batılı bir nitelik kazanmıştır.
Bu döneme Servet-i Fünun adının
verilmesi bu edebi hareketin Servet-i Fünun dergisinde
gerçekleşmesindendir.Adından da anlaşılacağı gibi önceleri “fen” konularını ele
alan bu derginin yazı işleri müdürlüğüne Tevfik Fikret’in getirilmesiyle dergi,
bütünüyle bir edebiyat dergisi haline gelir (7 Şubat 1896).
Divan edebiyatına karşı
kurulmasına çalışılan Avrupai Türk edebiaytını ifade için kullanılan
“Edebiyat-ı Cedide” (yenilikçi edebiyatçıları) teriminin bu harekete ad olması
ise, hareketin bu terimi bütümüyle benimseyip, kendi hakkında da sıkça
kullanmasındandır.
Bu hareketin 1901 yılında,
Hüseyin Cahit Yalçın’ın Fransızcadan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” adlı
makalesinin II:Abdülhamit yönetimince kışkırtıcı bulunarak, derginin kapatılmasıyla
son bulduğu kabul edilir.
GENEL ÖZELLİKLERi
1) “Sanat için sanat” ilkesine
beğlıdırlar.
2) Cümlenin dize ya da beyitte
tamamlanması kuralını yıkmışlar ve cümleyi özgürlüğüne kavuşturmuşlardır.
Beyitin cümle üzerindeki egemenliğine son verirler. Cümle istediği yerde
bitebilir.
3) Servet-i Fünuncular aruz
ölçüsünü kullanırlar. Ancak aruzun dizeler üzerindeki egemenliğini de
yıkarak, bir şiirde birden çok kalıba yer vermişlerdir.
4) Onlar “her şey şiirin konusu
olabilir” görüşünü benimsemişler; fakat dönemin siayasal baskıları nedeniyle
aşk, doğa, aile hayatı ve gündelikyaşamın basit konularına eğilmişlerdir.
5) Şiirde ilk defa bu dönemde
konu bütünlüğü sağlanmıştır.
6) “Sanatkârâne üslup” ve yeni
bir “vokabüler” (sözvarlığı) yaratma kaygısıyla oldukça ağır bir dil
kullanmışlardır.
7) “Kafiye kulak içindir”
görüşünü benimserler.
8) Şiirde üç değişik biçi
kullanmışlardır.
a) Batı’dan aldıkları “sone” ve “terza-rima”
b) Divan edebiyatından alıp, türlü değişikliklerle kullandıkları müstezat
(serbest
müstezat)
c) Bütünüyle kendi yarttıkları biçimler
9) Şiirde olduğu gibi romanda da
(devrin siyasal baskıları nedeniyle) sosyal konulardan uzak dururlar.
10) Romanda, romantizmin kimi
izleri bulunmakla birlikte genel olarak realizme bağlıdırlar.
11) Romanda da dil ağır, üslup
sanatkârânedir.
12) Roman tekniği sağlamdır.
13) Yazarlar daha çok yaşadıkları
ortamı anlatma yoluna gittikleri için konular, İstanbul’un çeşitli
kesimlerinden alınmalıdır.
14) Betimlemeler gözleme
dayalıdır ve nesneldir.
15) Bu dönem sanatçıları, devrin
siyasal baskıları nedeniyle gazetecilik, tiyatro gibi alanlara pek fazla
eğilmemişlerdir.
SERVET-İ FÜNUN DÖNEMİNİN
ÖNEMLİ SANATÇILARI
TEVFİK FİKRET (1867-1915): Şairin, Batılı sanat anlayışını
benimsemesindeki en önemli neden lisede edebiyat öğretmeni olan Recaizade
Mahmut Ekrem’den etkilenmesidir.
Sanat yaşamı iki ayrı dönem
içerisinde incelenebilir. Birinci dönem Servet-i Fünun hareketinin içinde
bulunduğu dönemdir. Bu dönemde “sanat sanat içindir” anlayışıyla ürünler
vermesine karşın, yine de toplumsal konuların sınırını (dönemin siyasal
yapısına rağmen) zorlamıştır.
İkinci dönemde ise (1901’den
sonra) toplumsal konulara yönelmiş, “toplum için sanat” anlayışıyla ürünler
vermiştir.
Türk edebiyatının
Batılılaşmasında en büyük pay Tevfik Fikret’indir. Şiirleri hem biçim hem de
içerik olarak yenidir. Parnasizmden etkilendiğiaçıkça görülür. Müstezadı,
serbest müstezat yapan, nazmı düzyazıya yaklaştıran, beyitin, aruzun egemenliğine
son veren hep Fikret’tir.
En büyük özlemi, Osmanlı
İmparatorluğu’nun çağdaş medeniyet düzeyine yükselmesidir. Bunu da Batı’dakifen
ve teknolojinin ülkeye kazandırılmasıyla gerçekleşeceğine inanır. Ona göre en
öenmli varlık insandır. Onların özgürlüklerini ve haklarını savunur. Dinlerin,
savaşlara kaynaklık etmesi nedeniyle dinleri bu yönüyle eleştirir. Ülkenin
geleceğini gençlikte görür, onlara ve çocuklara büyük bir sevgi ve içtenlikle
yönelir. Çocuklar için ilk kez şiirler yazan sanatçıdır.
Ayrıca şair, aruz ölçüsünü
Türkçeye başarıyla uygulayan üç büyük sanatçıdan biridir (Diğer şairler Yahya
Kemal ve Mehmet Akif’tir)
Eserleri:
Rubab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri; Şermin (Çocuklar için hece ölçüsüyle yazdığı
şiirler).
HALİT ZİYA UAŞKLIGİL (1866-1945): Gerek sağlam roman tekniğinin öncülüğü,
gerekse realizmin ilk olgun ürünler vermesi bakımından Türk edebiyatına roman
ve hiakye alanında büyük katkısı olan sanatçıdır. Anlatımının söz oyunlarıyla
yüklü, dilinin oldukça ağır olmasına rağmen yazar, ilginç tipler bulmakta,
başarılı ruhsal çözümlemeler yapmakta ve nesnel kişi, çevre betimlemelerinde
oldukça ustadır. Konularını İstanbul’un çeşitli kesimlerinden seçer, ancak
sosyal sorunları ele almak gibi bir amacı yoktur. Gözleme çok önem verir.
Romanlarının konularını genellikle aydı tabakanın hayatından alan Halit Ziya,
hikayelerinin önemli bir kısmında halk tabakasının insanlarını, onların
yaşayış, adet ve inançlarını anlatmıştır.
Eserleri:
Romanları:
Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı, Mai ve Siyah,
Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar
Öyküleri:
Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Hepsinden Acı, Aşka Dair, Kadın
Pençesi, İzmir Hikayeleri.....
Oyunları:
Kâbus, Füruzan (adapte), Fare (adapte)
Anıları:
Kırk Yıl, Saray ve Ötesi, Bir Acı Hikaye
Sanat ve Edebiyat
Üzerine
Yazdıkları: Sanata Dair
CENAP ŞAHABETTİN (1870-1934): Tıp öğrenimi için gittiği Fransa’da
edebiyatla ilgilenmişve sembolizmden etkilenmiştir.Ancak sembolizmi kavramakta
yetersiz kalmış, şiirlerinde bol bol istiare kullanmış ve ses uyumuna dikkat
etmiştir. Ağır bir dil ve süslü anlatım en belirgin özellikleridir.Şiirlerinde
aruzun birden fazla kalıbına, genellikle de karışık kalıplarına yer vermiştir.
Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkan şari Milli Edebiyat’la başlayan dilde sadeleşme
çabalarına karşı çıkar. Aşk ve doğa en çok işlediği konulardır.
Eserleri:
Gezi:
Hac Yolunda, Suriye Mektupları, Avrupa Mektupları
Makale ve Denemeleri: Evrak-ı
Eyyâm, Nesr-i Harb, Nesr-i Sulh, Tiryaki Sözleri
Oyun:
Körebe, Yalan
MEHMET RAUF (1875-1931): Yapıtlarında ruhsal çözümlemelerde yoğunlaşan
sanatçı sosyal çevreyle ilgilenmez. İl başarılı psikolojik roman kabul edilen
“Eylül” ile tanınmıştır.
Eserleri:
Eylül, Ferda-yı Garam, Genç Kız Kalbi.....
Pençe (tiyatro)
Ayrıca bir çok hikayesi de vardır.
SERVET-İ FÜNUN DÖNEMİNİN DİĞER
SANATÇILARI:
Şiir:
Hüseyin Siyret, Hüseyin Suad, Ali Ekrem, Süleyman Nazif,
Süleyman Nesib, Faik Ali, Celal Sahir
Hikaye ve
Roman: Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet
Eleştiri:
Ahmet Şuayb.
SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI DIŞINDA KALANLAR (BAĞIMSIZ
SANATÇILAR)
MEHEMT EMİN YURDAKUL (1869-1944): Servet-i Fünun şiirinde yalnız nazım
şekillerini ve halk şiirinden de yalnız ölçüyü (hece) alan ve dili
Türkçeleştirmek iddiasıyla yapay bir dil yaratan Mehmet Emin, Türk edebiyatında
“Milliyetçilik” akımının ilk temsilcisi sayılır.Şiirlerinin tamamında sosyal
sorunlara eğilen şairde, bu nedenle didaktizm lirizme ağır basar.
Hece sayısı bakımından uzun olan
ölçüleri kullanan şair, söyleyişte nesre yaklaşmıştır.
Servet-i Fünun, Çocuk Bahçesi,
Türk Yurdu dergilerinde yayımlanan şiirleri, “Türkçe Şiirler”, “Türk Sesi”, “Ey
Türk Uyan” gibi kitaplarda toplanmıştır.
MEHMET AKİF ERSOY (1873-1936): “Ümmetçi” bir şair olarak tanınan Mehmet Akif
aynı zamanda “halkçı” ve “milliyetçi” kişiliğiyle tamamen toplumcu bir şair
olarak çıkar karşımıza. Türk şiirine gerçek realizmin Akif ile girmiş
olduğundan şüphe edilemez. Onun kuvvetli gözlemciliğine büyük bir tasvir ev
hikaye etme kabiliyetini ve konuşma dilinin bitin canlılığını taşıyan bir
üslubu da eklemek gerekir. Ancak Akif’in dili bir bütün değildir. Tasvirlerinin
dışında kalan birçok şiirinde dil, konuşma dilinden ayrılır, Osmanlıcanın
sınırları içine girer.
Ölçü olarak sadece “aruz”u
kullanan şair hece ölçüsünü hiç kullanmadı. Nazım şekilleri konusunda ise Divan
nazmının şekillerini tercih eder ve bunlar arasında en çok mesnevi şeklini
kullanır. Çoğu zaman nazmı, nesre yaklaştıran şair, Türkçeyi aruza ustalıkla
uydurmuştur.
Mehemt Akif’in ilk kitabı
“Safahat”tır. Dah sonra yazdığı “Süleymaniye Kürüsüsünde” “Hakkın Seleri”,
“Fatih Kürsüsünde”, “Hatıralar”, “Âsım”, “Gölgeler” bir araya getirilerek
“Safahat” adı ile yayımlanmıştır.
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR (1861-1944): Servet-i Fünun romanının gözde olduğu devirde
Hüseyin Rahmi, Ahmet Mithat’ın popüler roman çığırını tek başına ve büyük bir
kudretle devam ettiren tek şahsiyettir.
Hüseyin Rahmi, Türk romanındaki
ilk izlerinde 1885’ten sonra rastlanan Fransız natüralizminin ilk büyük
temsilcisidir. Romanlarındaki kahramanları daima karakterlerinin ve sosyal
çevrelerinin birer ortak ürünü olarak ele alan, onların psikolojik
kişiliklerini irsiyete ve sosyolojik kişiliklerini de içinde yetiştikleri
cemiyetin şatlarına göre değerlendiren romancı, bu yöntemi ile olduğu kadad,
realiteyi hem iyi hem de kötü yönleriyle olduğu gibi vermek konusundaki
titizliği ile de tam bir “NATÜRALİST” tir.
Onu natüralistlerden ayıran
nokta, eserlerinde sosyal eleştiriye olabildiğince çok yer vermesidir. Halbuki
natüralizmin sosyal eleştiriye yönelik hiçbir kaygısı yoktur.
Hüseyin Rahmi’deki sosyal
eleştiri ise daha çok mizah yoluyla yapılır. Bunun için de genellikle anormal
durumda olan karakterler ele alınır. Karakterlerdeki anormallikler ise huy
(aptallık, cinsi sapıklık, şöhret düşkünlüğü), ahlak (menfaat düşkünlüğü,
haksız kazanç peşinde koşma), kültürel (dini tutuculuk, batıl inançlara
bağlılık, Batı taklitçiliği) yönleriyle gülünçtür.
Bu yaklaşım doğal olarak romana
çeşitli karakterlerin dünyayı ve yaşamı görüş açısını, dini inançlarını,
yaşayış ve giyiniş şekillerini, adetlerini, görgülerini ........ de getirir ve
böylece roman bir “TÖRE” romanı olarak ortaya çıkar. Özetle, büyük ve sabırlı
bir gözlemci olan Hüseyin Rahmi’nin, olayları hep İstanbul’da geçen romanları ,
gerçek değerlerini, daha çok yazıldıkları devrin sosyal yapısını bütün
canlılığı, bütün incelikleri ve tam bir objektif doğruluğu ile verebilmiş
olmalarına borçludur.
Yazarın kırktan fazla romanı ve
pek çok öyküsü vardır. En önemli romanları olarak, Şık, Mürebbiye, Tesadüf,
Şıpsevdi, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Gulyabani, Hakka Sığındık’ı
sayabiliriz.
Yorumlar
Yorum Gönder