DİVAN EDEBİYATI VE MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMLERİNDE ELE ALINAN TEMALARIN KARŞILAŞTIRILMASI
1- DÖNEMİN GENEL ÖZELLİĞİ
2- DÖNEM ŞAİRLERİ VE ELE ALINAN KONULAR (TEMALAR)
3- A) FUZULİ
b) BAKİ
c) MEHMET EMİN YURDAKUL
d) YUSUF ZİYA ORTAÇ
4- ESERLERİ,
ELE ALINAN TEMALAR TOP 4 ŞİİR.
DİVAN EDEBİYATI: Divan edebiyatının
temeli Arap edebiyatının üzerine kurulmuştur. Bu edebiyat, eski bir uygarlığa
sahip ve o ölçüde eski ve geleneksel bir edebiyatları olmasına rağmen,
öncelikle İran edebiyatını etkisi altına almıştır. Bunun sonucu olarak X.
Yüzyıldan başlayarak Arap edebiyatının etkisi altında Farsça’da yeni bir
edebiyat biçimlenmeye başlamış ve bu durum giderek, İslami nitelikte ve tamamen
değişik bir yapıda yeni İran edebiyatının doğmasına yol açmıştır.
IX.
yüzyıldan itibaren İslamiyetin etkisi altına giren Türkler de aynı uygarlık ve
kültür çemberi içinde kalmış ve İran’da gelişen bu edebiyat Türk ülkelerine de
kısa sürede yayılmıştır. Çağ bakımından Acemlerle sıkı ilişkiler içinde bulunan
Türk hakanları, Acem saraylarının gösterişli ve özenli hayatlarına uzak
kalmadıkları için, böyle bir hayatı kendi saraylarında da kurmaya başlamışlar;
buna paralel olarak da aydın Türk şairleri bu hayatı Türk saraylarında dile
getirmişlerdir.
Böylece
ortak inanç ve düşüncenin oluşturduğu ürünler, İslamlığı kabul eden bu
ülkelerde, özellikle Türklerde ulusal nitelikler bir yana bırakılarak yeni bir
edebiyatın gelişmesine yol açmıştır.
Divan
edebiyatına Yüksek Zümre Edebiyatı, Havas Edebiyatı, Klasik Türk Edebiyatı gibi
adlar da verilmektedir. Ancak şairlerin şiirlerini “Divan” adı verilen bir
kitapta toplamaları nedeniyle, genellikle “Divan Edebiyatı” diye bilinir.
Divan
edebiyatı, temel kaynaklar bakımından Kur’an, hadis, peygamber ve evliya
hikayeleri, İran mitolojisi, tasavvuf, batıl ve gerçek bilgiler ve yerli öğeler
gibi çoğunlukla İslamlığa bağlıdır.
Divan Edebiyatının Özellikleri:
1. Dil, Arapça ve Farsça
kelimelerle ve bu dillerin dil kurallarıyla oldukça yüklüdür.
2. Arap nazmının ölçüsü olan
aruz ölçüsü kullanılmıştır.
3. Divan edebiyatında nazım
birimi beyittir. Düşünceler mutlaka bir beyit içine tamamlandığından, beyit
başlı başına bir bütün olara kabul edilir. Beyitler arasında konu birliğinin
bulunması şart değildir.
4. Çoğu Arap ve Fars
edebiyatlarından alınan kaside, gazel, kıta, musammat, rubai, mesnevi, terkib-i
bent v.b. gibi birtakım değişmez nazım biçimleri kullanılmıştır.
5. Duygular, düşünceler ve
kavramlar, tüm şairler tarafından ortaklaşa kullanılan “mazmun”larla ifade
edilmiştir.
6. Klasik edebiyatta çeşitli
konular ele alınmıştır. Şiirler işledikleri konulara göre şöyle
adlandırılmışlardır:
a) Allah’ın birliği konusunda
yazılanlar tevhid,
b) Allaha yakarış şeklinde
olanlar münacaat,
c) Hz. Muhammed’i övmek veya
onun şefaatini istemek için yazılanlar naat,
d) Din ve tarikat ulularını veya
herhangi bir büyüğü övmek için yazılanlar methiye,
e) Kişilerin kusurlu ve eksi
yönlerini ele alarak oları yermek için yazılanlar hicviye,
f) Hz. Muhammed’in doğumu ve
mucizeli hayatını anlatanlar mevlid,
g) Ölüm korkusunu işleyerek,
ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü belirtmek için yazılanlar ise mersiye
adını almışlardır.
7. Bu dönem sanatçıları,
şiirlerini sanat güçlerini göstermek için kullanmışlar, anlamdan çok şekil ve
ifade özelliklerine önem vermişlerdir.
8. İşlenen konular genel
olarak, aşk, şarap, kadın, güzellik, tabiat, din ve tasavvuf, rindlik, hikmet,
münacaat, na’t, methiye, hicviye, mersiye gibi konuları ortaklaşa
işlemişlerdir.
9. Bunun sonucu olarak Divan
şiiri, öz ve biçim bakımından taklit ve eldeki örneklerle yetinen, gerçek
hayatla ilgisi kopmuş, “kitabı” ve “zihni” olmaktan öteye gidememiştir.
MİLLİ EDEBİYAT: 1980 Meşrutiyeti’nin ilan
edilmesinden sonra edebiyatta “milli kaynaklara dönme” düşüncesi doğmuştur.
“Milli kaynaklara dönme” sözüyle, dilde sadeleşme, aruz ölçüsü yerine hece
ölçüsü kullanma ve yerli hayatı yansıtma amaçlanmıştır.
Dilde
sadeleşme hareketi, 1911 yılında Selanik’te Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin ve
Ziya Gökalp tarafından çıkarılan “Genç Kalemler Dergisi”yle başlar. Ömer
Seyfettin’in “Yeni Lisan” adlı dil üzerine yazdığı makalesinde ileri sürdüğü
“konuşma dilinin yazı dili haline getirilmesi, yabancı dil kurallarının
atılması ve konuların yerli hayattan alınması” yolundaki düşüncesi, kısa
zamanda tutulmuş ve Milli Edebiyatın kaynağını oluşturmuştur. Ömer Seyfettin,
hikayeleriyle de bu dilin en güzel örneklerini verir.
Aruz
ölçüsü yerine kendi milli ölçümüz olan hecenin kullanılması savı, Mehmet Emin
Yurdakul’un 1897 Yunan Savaşı dolayısıyla yayımladığı “Türkçe Şiirler” kitabı
üzerine ortaya atılmış; bu, Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın güçlü şiirleriyle
desteklenmişse de, 1917 yılında “Şairler Derneği” adı altında bir araya
toplanan ve hecenin savunucuları olan şairlerin sayesinde yaygınlaşabilmiştir.
Öte
yandan hece ölçüsünün yaygınlaştığı bu dönemde hiçbir edebiyat topluluğuna
bağlı olmayan; geçmiş çağların şiir diliyle, o çağların yaşayışına ve büyük
zaferlerine duyduğu özlemi manzumeleriyle dile getiren Yahya Kemal Beyatlı,
şiirde yeni bir klasisizm yapar; güçlü ve ünlü manzumeleriyle geniş bir
edebiyat ve okuyucu çevresini etkisinde tutar. Onun gibi bağımsız bir sanatçı
olan Mehmet Akif Ersoy, din konuları yanında, yerli hayatımızı, törelerimizi
güçlü dizeleriyle yansıtır ve Tevfik Fikret’in nazmı nesre yaklaştırma
hareketini daha ileri boyutlara ulaştırarak, şiire konuşma dilinin doğallığını
kazandırır. Ahmet Haşim ise, şiirin nesre asla çevrilmesi mümkün olmayan bir
nazım olduğunu savunur ve sözden çok musikiye yakın olması gerektiği görüşünü
savunarak aruz ölçüsünü kullanmakta devam eder.
1908-1918
yılları arasında şairlerin çoğunlukla bireysel ve günlük temaları işledikleri
görülür. Toplumsal içerikli konular Mehmet Akif Ersoy ile Mehmet Emin
Yurdakul’un şiirlerinde yer alır.
Milli
edebiyat sanatçılarının, “yerli hayatı anlatma” yani, Doğuya ve Batı’ya değil,
kendi milli kaynaklarımıza, tarihimize yönelmeleri, taklitten kurtulmaları,
hayalden çok gerçeklere, gözleme önem vermeleri gerektiği ilkeleri üzerinde
birleştikleri görülür.
Genel Özellikler:
Dar
anlamda “Milli edebiyat” sözünden; Ali Cenap ile Ömer Seyfettin’in 1910’da
Selanik’te çıkarmaya başladıkları “Genç Kalemler” dergisiyle gelişen ve aşağıda
kısaca belirtilen görüşleri uygulama alanına koyan hareket anlaşılır: Şöyle ki;
a) Türkçe, bağımsız, sade ve
yalın olmalıdır. Yabancı sözcük ve kuralar dilimizden atılmalıdır.
b) Yerli ve ulusal değerlerimiz
işlenmelidir. Ne doğu, ne batı taklit edilmelidir.
c) Ulusal ölçümüz hece
ölçüsüdür.
d) Sanat toplum içindir.
FUZULİ (1490-1556)
Asıl
adı Mehmet’tir. Bağdat civarında doğmuştur. Bayat boyuna mensup bir Türk’tür.
Fuzuli’nin yaşadığı devrede eski bir ilim, sanat merkezi olan Bağdat problemli
bir dönemden geçiyordu. Fuzuli’nin ömrü bu karışıklık merkezinde sıkıntılı bir
halk arasında geçmiştir.
Bütün ömrü boyunca kıymeti
bilinmemiş, layık olduğu itibar ve iltifata kavuşamamış olan Fuzuli’nin hayat
ve şahsiyeti üzerinde yaşadığı muhitin ve bu muhitte meydana gelen
değişikliklerin büyük rolü vardır.
Yaşadığı devirde kıymeti
takdir edilmemiş olmakla beraber, ölümünden sonra geçen asırlar boyunca,
şöhreti ve eserleri Türk dünyasının her tarafına yayılmış, okunmuş,
sevilmiştir. Bu bakımdan ancak Nesimi ve Neavi ile mukayese edilebilir. Hatta
ikisini de geçmiştir. Fuzuli, aydını, halkı, tekke ve tarikat muhitleri,
sarayları ile bütün Türklüğe mal olmuş bir şairdir. Şüphesiz, Türk
Edebiyatı’nın en büyük şairidir. Lirik şiir vadisinde yeri dünya klasikleri
arasındadır.
Ali Şir Neavi ve diğer
emsalleri gibi o da büyük şairliğinin yanı sıra, aynı zamanda büyük bir
bilgindir. Arapça ve Farsça’yı o dillerde şiirler yazıp divan tertip edecek
kadar iyi bilmektedir. Felsefe, tıb ve din ilimlerinde sağlam ve derin bir
bilgisi vardır. İlimsiz şiir olmayacağı kanaatindedir. Türkçe Divanı’nın
önsözünde “İlimsiz şiir, esası (temeli) yok duvar gibi olur ve esassız duvar
sonunda bi-itibar olur (yıkılır).” der ve bu sebeple bütün ömrünü akli ve nakli
ilimleri öğrenmeye harcadığını söyler.
Fuzuli’nin ilhamının başlıca
kaynağı, sanatının en büyük unsuru terennüm ettiği aşktır. Bu aşk onun emsalsiz
lirizmini meydana getirmiştir.
Aşk teması Divan şiirimizde
çok ele alınmıştır, fakat hiçbir şair aşkı Fuzuli ölçüsünde benimsememiş ve
onun kadar derin, samimi ve yüksek bir heyecanla işleyememiştir. Fuzuli’ye göre
insan hayatı ıstıraplarla doludur. Bütünüyle dünya bir ıstırap ocağıdır. Bu
ıstıraplar içinde aşk ıstırabı, insanı olgunlaştıran, yücelten mukaddes bir
ıstıraptır. İnsan, derece derece yükselerek Allah’a kadar ulaşan, maddi haz ve
karşılıklardan uzak bir aşka bağlanmalı ve bu aşkın ıstırabını çekmelidir.
Ancak böylece olgunlaşır ve gerçek insan, kamil insan haline gelir. Varlık ve
hayatı böylece bir mana kazanır. Fransıtz filozofu Descartes (Dekart;
1596-1650)’in meşhur “Düşünüyorum, o halde varım.” Cümlesini değiştirerek
Fuzuli’nin dünya görüşünün esasını şöyle ifade edebiliriz: “Aşıkım ve ıstırap
çekiyorum, o halde varım!” Fransız filozofuna göre insanın temel özelliği
düşünmektir, hayat görüşünün kaynağı zihindir. Türk şairine göre, insanın temel
özelliği sevmektir. Dünya görüşünün merkezi kalbdir.
Fuzuli’nin aşkı, tasavvufun
aşk anlayışından derin tesir ve ilhamlar almakla beraber tamamen tasavvufi bir
aşk değildir. Fuzuli bir mutasavvıf veya derviş sayılamaz. O, tasavvufi aşkla
kendi beşeri duygu ve heyecanlarını çok ahenkli bir tarzda kaynaştırmıştır.
Terennüm ettiği aşk, düşünülerek bulunmuş ve öğrenilip tekrarlanan zihni bir
kavram değil, içten gelen ve bütün varlığını kaplayan yüksek, samimi bir
heyecandır. Lirik bir hüzün, feragat, sonsuz fedakarlık, vefa, tevekkül,
samimiyet ve derinlik bu aşkın başlıca özellikleridir. Şair bu aşkı ruhunda
kuvvetle yaşamış ve eserlerinde bütün canlılığı ile yaşatmıştır.
Fuzuli’nin yetiştiği devirde
Divan Edebiyatı’nda muhtevadan çok şekle, şiirin dış güzelliğine, çeşitli mana
ve söz hünerlerine önem veriliyordu. Fakat O, ruhundan taşan engin ve samimi duygularının
bir takım söz ve mana oyunları içinde kalıplaşmasına razı olmamış, Divan Şiiri
anlayışı için vazgeçilmez olan bu sanat hünerlerini, duygularının heyecanı
içinde eritmiş, tabii hale getirmiştir. Fuzuli’nin mısraları sanatsız ve süssüz
değildir. Ancak büyük şair, Divan Şiiri konusundaki derin bilgisiyle bunları,
duyuşlarının samimiyetine engel olmayacak şekilde tabiileştirmiştir.
Fuzuli, duygu ve
heyecanların ifadesine en müsait tarz olduğu için gazeli tercih eder. Şairlik
gücünün en çok belli olduğu saha gazelciliğidir. Gazelden kasideye, histen
tasvire geçtiği anda, samimilikten uzaklaşmakta, sanat ve hüner gösterme
hevesine ve yapmacığa düşmektedir. Kasidelerinde sonsuz kelime ve fikir
oyunlarına rastlamaktayız. Bu türde Fuzuli, usta bir fikir ve sanat işçisi
olarak görünüyor. Ustalığını takdir etmekle beraber, kalb şairi Fuzuli’ye
duyduğumuz hayranlığı duymuyoruz. Fuzuli’nin asıl sanat şahsiyetini gösteren,
asırlardan beri aynı tazelik ve kıymetle onu ölmezleştiren eserleri gazelleri
ve Leyla vü Mecnun mesnevisidir.
Fuzuli, yetiştiği devirde
hala devam eden Farsça ile şiir yazmak modasına, Farsça’nın yegane şiir dili
olduğu anlayışına katılmamış, Türkçe ile de güzel şiirler söylenebileceğini
iddia ve eserleriyle isbat etmiştir.
Fuzuli’nin kullandığı dil,
Türkçe’nin Türkiye Türkçesi’ne en yakın şubesi olan Azeri lehçesidir.
Çağdaşlarına göre dili oldukça sadedir. Halk deyimlerine, halkın kullandığı
kelimelere yer vermiş ve mümkün olduğu kadar halkının kullandığı dile
yakınlaşmaya çalışmıştır. Şöhretinin halk arasına inmesinde ve yayılmasında bu
tutumunun büyük rolü vardır.
Nesirlerinde şiirleriyle
mukayese edilebilecek yüksek bir özellik görülmezse de Şikayet-name ve
Hadikatü’s-Suada’sı Fuzuli’nin aynı zamanda kudretli bir nesir yazarı olduğunu gösteren
eserlerdir.
Fuzuli’nin şahsiyetinin
teşekkülünde büyük İran klasiklerinin, Nesimi, Habibi gibi Türk şairlerinin
tesirleri vardır. Kendisinin tesirleri konusunda Sayın N. Sami Banarlı’nın
ifadesini aynen alıyoruz: “Dört yüz yıldan beri, Türk milletlerinin medeniyet
kurduğu hiçbir toprak yoktur ki, orada Fuzuli’nin şiirleriyle beslenmiş bir
şiir ve sanat hayatı olmasın. Fuzuli sevgisi yalnız yüksek zümre şairleri
üzerinde değil, halk ve tekke şairleri üzerinde de derin ve devamlı olmuştur.
Şairin Tazminat’tan sonra Namık Kemal, Abdülhak Hamid gibi yazarlarda, Servet-i
Fünun Edebiyatı ve yeni Türk yazarları üzerinde, saygı ve sevgi ile birleşen,
derin tesiri vardır. Bu tesir, bir bakıma yeryüzünün geniş bölgelerine dağılan
Türk milletlerinin manevi birliğinde rol oynayacak kadar yaygın ve önemlidir.
BAKİ (1526-1600)
İstanbul’da
doğmuş ve ölmüş, İstanbullu bir şairdir. Asıl adı Mahmut Abdülbaki’dir. Fakir
bir ailenin çocuğudur; Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi’nin oğludur.
Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Fakat her türlü kabiliyete gelişme
imkanı veren muhteşem ve zengin bir imparatorluğun taht şehrinde, Baki de yerde
kalmamış, zamanının medrese kültürünü lâyıkıyla kazanarak, kadılık ve
öğretmenliklerden sonra Kanuni Süleyman’ın şahsi dostluğuna ve Osmanlı
ülkesinin Sultanü’ş-Şuara (Şairlerin Sultanı)lığına kadar yükselmiştir.
Fuzuli,
kendi müstesna ve erişilmez mevkiinde bir tarafa bırakılırsa, XVI. Yüzyılın en
büyük Osmanlı şairi Baki’dir. Devrinde “Sultan’üş-Şuara”, “Melikü’ş Şuara”
unvanlarıyla anılmış, şöhreti Hind’den Avrupa ortalarına kadar olan sahada
yayılmıştır. Bu şöhretini asırlar boyunca da koruyabilmiştir.
Eserlerini
doğru, ahenkli ve sağlam bir Osmanlı Türkçesiyle yazmıştır. Bunun yanı sıra
şuurlu ve başarılı bir şekilde İstanbul şivesini de kullanmaya çalışmış,
böylece Divan Edebiyatımızdaki mahallileşme-millileşme akımının gelişmesine
hizmet etmiştir.
Aruza
tam manasıyla hakimdir. Aruz kusurları dediğimiz imaleleri hissedilmeyecek
ölçüde başarı ile kullanmıştır.
Baki’ye
göre şiir bir ses ve söz güzelliği, bir “hoş sada”dır. Yani o şiirde manadan
çok söyleyişe, kelimelerin ahengine, şekil mükemmelliğine önem vermiştir. Edebi
sanatlara, kelime oyunlarına çok düşkündür. En çok kullandığı sanatlar, tenasüb
ve tevriyedir. Şekle ve edebi sanatlara düşkün olmasına rağmen, Baki’nin
şiirlerinde bir zorakilik görülmez. Vezni, kafiyesi, mazmunları ve her kelimesi
üzerinde titizlikle durulmuş mısra ve beyitlerinde sürükleyici ve tabii bir
ahenk vardır.
O,
İmparatorluğumuzun ihtişam devrinde yaşamış ve bu ihtişamı şiirlerinde temsil
etmiş bir şairdir. Mısralarında İstanbul’un kış ve bahar manzaralarıyla
beraber, Kanuni ordularının zafer naralarını, mehterin heybetli ahengini bulmak
ve duymak mümkündür. Fuzuli’nin şiirlerinin asıl meziyeti nasıl samimiyet,
coşkunluk ve derinlik ise, Baki’nin şiirlerinin ayırıcı özelliği de ihtişam ve
zarafetdir.
“Bu
devr içinde benim padişah-i mülk-i suhan” (Bu devirde söz ülkesinin padişahı
benim!), “Geçtim şerir-i nazma bugün husrevane ben” (Nazım tahtına bugün
hükümdarlar gibi ben oturdum!) diyen Baki, edebiyatımızda bir nevi aşağılık
duygusunu kıran şairdir. XVI. Yüzyıla kadar İran üstadlarının taklidine ve İran
örneklerine yetişmeye çalışan Divan Şiirimiz, bu asırda Fuzuli ve Baki’de
klasik değere ulaşmış, taklidden kurtulmuştur. Baki, kendisinden sonra yetişen
Osmanlı şairleri için örnek ve üstad olmuş, böylece yabancı üstadları örnek
tutmağa lüzum kalmamıştır. Bundan böyle Türk şairleri kendilerini İran şairleri
ile denk saymaya başlamışlardır.
Şiiri
uzun söze uygun görmediği için gazel türünü tercih etmiş, mesnevi tarzında uzun
manzumeler yazmamıştır. Bir gazel şairidir. Şairin gerçek sanat değerini
gösteren eser olarak sekiz-on kasidesi ile, Kanuni için terkib-i bend şeklinde
yazdığı muhteşem Mersiye’yi de gazellerine eklemek lazımdır. Zamanında pek moda
olan muammalar, lugaz ve tarihler yazmaya hiç önem vermemiştir.
Baki
Türk şiirine yeni felsefe, orijinal bir dünya görüşü getirmiş değildir. O,
kendisinden önce pek çok ifade edilmiş telakkileri yeni ve taze bir söyleyiş,
kendisine mahsus bir ahenk ve zarafetle tekrarlamıştır. Ona göre: Dünya gelip
geçicidir, bir efsaneye benzer. Ona aldırmamak lazımdır. Zaman akıp
gitmektedir. Geçen geçmiştir, geleceğinse ne olduğu bilinemez. İnsan için ancak
içinde yaşadığı an vardır. Öyleyse bu anı mümkün olduğu kadar zevk, neş’e,
öğlence ve çeşitli dünya nimetleri bakımından değerlendirmeye bakmalıdır.
Tabiatın güzel köşelerinde kurulacak aşk ve şarap alemleri, bu gelip geçici
dünyanın biricik tesellileridir. Hayatta neş’eli eğlence ve gezinti yerlerinde
sevgili ile yiyip içip hoşça vakit geçirmekten başka bir gaye yoktur.
Görüldüğü
gibi, ıstırap şiiri Fuzuli’nin zıddına, Baki’nin dünya görüşü, harcıalem bir
zevk felsefesinden ibarettir.
Şiirlerinde
de bu telakkileri ve bunlara uygun temaları işlemiştir. İmparatorluğun
Şeyhülislamlıktan bir derece aşağıdaki en büyük din makamını (Rumeli
Kazaskerliği) birkaç defa işgal etmiş ve Şeyhülislam olmasına ramak kalmış;
Şeyhülislam olmaması hayatının en büyük üzüntüsünü teşkil etmiş bulunan bu
büyük şair, Divan’ında, münacaat, naat, tevhid gibi, herhangi bir divanda
bulunması mütad olan dini manzumelere yer vermemiştir. Ara sıra rastlanan
tasavvufi gazelleri, sırf bir çeşni olsun diye koymuştur. Onun şiirinin asıl
teması, aşk, şarap, rindlik, zevk ve safadır.
Baki’nin
yetişme ve sanatçı şahsiyetinin gelişmesinde, Hafız Şirazi, Selman Saveci,
Kemal Hocaendi gibi İranlı Üstadlarla, Ahmet Paşa, Mesihi, Necati, Zati ve
Hayali gibi Türk şairlerinin tesirleri olmuştur. Kendisi ise, altıncı maddede
de işaret edildiği gibi, bir üstad olarak asırlarca Türk şairlerine örnek
olmuştur.
MEHMED EMİN YURDAKUL (1869-1944)
İstanbul’da
doğmuştur. Fakir bir balıkçının oğludur Ailenin maddi şartları elvermediği için
orta öğrenimini yarıda bırakarak memur oldu. Uzun süre Gümrük İdaresi’nde
çalıştı. 1909’dan sonra Hicaz, Sivas ve Erzurum valiliklerinde bulundu. 1913’te
Musul’dan mebus seçildi. 1921’de Ankara’ya giderek Milli Mücadeleye katıldı.
Heyecanlı bir hatip ve milli bir şair olarak halkın ve ordunun maneviyatını
kuvvetlendirmek görevi ile Anadolu’da ve cephelerde dolaştı. 1923’den ölümüne
kadar muhtelif şehirlerden mebus seçildi. 14 Ocak 1944’te öldü.
Mehmed
Emin de Servet-i Fünuncularla çağdaştır. Şiir sahasına tamamen Servet-i
Fünun’un ferdiyetçi “sanat için sanat” görüşüyle ve aruz vezniyle yazılmış
şiirleri hakimdi.
Halbuki
Mehmed Emin, milli ruhu, milliyetçilik duygularını, milletin dert ve davalarını
terennüm eden, halkımızın ve köylülerimizin anlayabileceği bir dille ve milli
veznimiz olan hece vezniyle şiirler yazmak istiyordu.
1897
Türk-Yunan Harbi’nin yarattığı milli hassasiyet ortamında;
Ben bir Türküm; dinim cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur;
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz, giderim.
diye başlayan Cengi Giderken
adlı şiirini yayımladı. Manzume o günkü milli hava içinde geniş akisler yarattı
ve tuttu, beğenildi. Bunun ardından diğer şiirlerini çıkardı. A. Hamid,
Şemseddin Sami, Rıza Tevfik hatta Tevfik Fikret gibi tanınmış şahsiyetler ve
şairler kendisini desteklediler. II. Meşrutiyet’ten sonra da Milli Edebiyat
geniş ve etkili bir akım haline geldiği zaman, Mehmed Emin “Milli Şair”, “Türk
Şairi” olarak geniş bir şöhret ve saygı kazandı.
Mehmed
Emin Yurdakul, ilk büyük Türkçülerdendir. Ruhunun yüksek vasıflarına ve büyük
asaletine rağmen, yoksul ve geri hayat şartları içinde bulunan milletimizin
acılarını yakından görmüş ve kendi yüreğinde hissetmiş bir halk çocuğudur. Bu
bakımdan şiirlerinde halkçı ve milliyetçi temaları işlemiştir. Onun anlayışına
göre, şairler milletlerin dert ve ıstıraplarına tercüman olmalı, milli hakları
savunmalı, cemiyette adalet ve kardeşliğin hakim olmasına hizmet etmeli,
milletlerini dertleriyle başbaşa, öksüz bırakmamalıdır. Kısa ifadesiyle Mehmed
Emin’e göre, “sanat, millet içindir.”
Mehmet
Emin’in dünya görüşü, Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilen Türk
milliyetçiliğinin aynısıdır. Milli şuur ve ülküler, milli menfaatler etrafında
birleşmeyi, Batı medeniyetini benimsemeyi, İslamiyet’i ve Müslüman milletlerle
dost olmayı ister. Milli, medeni ve İslami temellere dayanır. Aynı zamanda
başka milletlerin milli varlık ve şahsiyetlerine saygılı olmak lüzumuna inanır;
emperyalizmin, yani başka milletleri, zor ve hileye başvurarak boyunduruk
altına alıp sömürmenin şiddetle karşısındadır. Bu bakımdan Mehmed Emin’in dünya
görüşüne insani sıfatını da ekleyebiliriz.
Şiirlerinde
de hep bu milli medeni, İslami ve insani dünya görüşü çerçevesinde kalarak,
sosyal fayda prensibine uygun temaları işlemiştir.
Güzel’e
değil, faydalı’ya önem vermesi, hassas yaratılışlı fakat hayal gücü ve sanat
yönü zayıf bir şair olması dolayısıyla, şiirlerinde kuruluk göze çarpar.
Lirizmden çok öğreticilik hakimdir. Bununla beraber sevilip tutulmasında, büyük
şair olarak şöhret kazanıp saygı görmesinde, duygu ve düşüncelerindeki
samimiyetin, dürüst ve idealist şahsiyetinin, derin, heyecanlı ve samimi vatan
severliğinin büyük rolü olmuştur.
Şiirlerinde
tamamen Türkçe veya Türkçeleşmiş bir kelime kadrosu vardır. Ancak bu dil halkın
ağzındaki gibi canlı ve sevimli değildir. Yapma, kitabi bir dildir.
Vezin
olarak hep hece’yi kullanmıştır. Bunda da başarılı değildir. Çünkü hece’yi sırf
bir parmak hesabı saymış, halk şiirlerinin bu vezni kullanıştaki ustalıklarına,
ahenk sağlamak için kullandıkları ölçü durak ve ses unsurlarına iyi dikkat
etmemiştir. Çok uzun ve kuru mısralar söylemiştir.
Dilde
ve vezinde milli olmaya çalıştığı halde nazım şekillerinde halk şiirimizin
şekillerini kullanmamıştır. En çok kullandığı şekiller Servet-i Fünuncuların
Batı’dan getirdikleri sone ile serbest nazımdır.
YUSUF ZİYA:
ŞİİRLERDE İŞLENEN TEZLER:
BEŞERİ AŞK:
“Beşeri
aşk” kavramı içerisine kadın aşkı yanında tabiat sevgisi, vatan aşkı, insan
sevgisi, milli değerlerin sevgisi vb konuların da girmesi gerekirken, Yeni Türk
Edebiyatı’nda bu ifade, sadece, “kadın aşkı” anlamında kullanılmıştır.
Yusuf
Ziya’nın şiirlerinde kadına duyulan sevgi, alaka ve ihtiyaç, yaşadığı zamanın
kültür değişmesini kuvvetle hissettirecek derecede işlenmiştir: Dönemin kadını,
Avrupa’nın ısmarlama kalıplarına girmeye zorlanmaktadır, bu hareketin
içerisinde “milli Türk Kadını” tipi vücuda getirme çalışmaları da
yapılmaktadır; ancak, milli Türk kadınının modeli Avrupa’da aranmaktadır. Bu
ölçüler içerisinde Yusuf Ziya’nın aşık olduğu kadın tipi, mısraın bir ucundan
sarkan yemeniyi acele ile başına iliştirmiştir, çoğu zaman da yemeniyi tamamen
unutmuştur.
Eğer
kadın, yolcuları sarhoş eden bir meyhane ise bu kadının Avrupalı olmadığı iddia
edilebilir mi?
Yusuz
Ziya’nın aşk şiirlerini şöyle sınıflayabiliriz:
a- Vuslatlı aşkı anlatan
şiirler.
b- Vuslatsız aşkı anlatan
şiirler.
c- Romantik duyguların aşılarak
cinsi duyguların ağır bastığı şiirler.
d- Mitolojiden etkilenen aşk
şiirleri.
e- Fanteziler.
2) ÖLÜME BAĞLI DUYGULAR:
a. Ölüm Kavramı:
Yusuf
Ziya’ya göre ölüm, müthiş bir ıstıraptır. Bu dünyada her şey ölümle bittiği
gibi, aşk ve kadına duyulan sevgi de biter. Yusuf Ziya, ölüm geldiği vakit, en
kıymetli varlık olan kadının elden gideceğini ve ölen insanın aşktan mahrum
kalacağını düşünür. Şiirlerinde aşksız insanların, yani sevmeyenlerin
yaşamadığı, öldüğü intibaını vermeye çalışır. Yahya Kemal, insanları hayal
ettiği müddetçe yaşatırken, Yusuf Ziya, insanı, sevdiği kişi ile duygu
alış-verişi yaptığı müddetçe yaşatır.
Yusuf
Ziya, “Ölüme Doğru” isimli şiirde, bu dünyadan ayrılmanın çilesini, bir insanın
duygu dünyasında nazmeder.
ÖLÜME DOĞRU
“Yanıyorken üşüyordum...
Nedir bu buhran?
Ne cehennem soğuğu bu, ne
yakıcı kış!
Hangi çölün ateşidir beni
kavuran?
Vücudumu kutupların havası
sarmış!
Her çehreyi yadırgıyar şimdi
gözlerim,
Sanki eşya siyap bir tül
altında gizli!
Bir yabancı bozuk ahenk aldı
sözlerim;
Sesim kısık, nefesim dar,
gözlerim sisli!
İşte bir bir uyanıyor geçmiş
zamanlar,
Artık eski rüyaların seyrine
daldım!
O ses nedir?.. Yanımda bir
ağlayan mı var?
Kanatlarım kapanıyor havasız
kaldım!...”
Şair,
yukarıdaki şiirde, ölümün korkusuna kapılarak dünyayı yeniden yorumlamaya
başlar; ölüm düşüncesinin yakıcı havasından ürkerek hatıraların serinliğine
kaçmak ister, yine ölümün soğukluğundan ürpererek geçmiş zamanların gülümseyen
sıcaklığında kaybolmayı arzu eder.
“Cehennem
soğuğu” ve “yakıcı kış” tezatlarını kullanırken şairin başarılı olduğunu iddia
edebiliriz. Ölümün korkusunu yaşarken “eşyanın siyah bir tül altında” kalması,
“nefesin daralması”, “sesin kısılması” ifadelerini de aynı başarıyı tekrarlayan
motifler olduğunu söyleyebiliriz. Son mısrada, şairin kanatların kapanması”
ifadesi ile, “benim gönlüm bir kelebek” diyen bir başka şairin ifadeleri arasındaki
benzerliği işaret etmekle yetiniyoruz.
3) TARİH ŞUURU:
Yusuf
Ziya’nın şiirlerinde tarihin şanlı, şerefli günlerine duyulan hasret, aşk
şiirlerinde gördüğümüz şahsi hususiyetlerinden doğar ve şairin hevesleri
arasında bir fantezi veya romantik bir tutku, bir vazife iştiyakı oluverir; bir
bakarsınız, kaval ile musıkı icra eden bir vezirin veya Hindli ve Çinli
sakinlerin fağfur destilerinden kımız içen bir hakanın halleri şiirleşiverir.
Şair,
aşk şiirlerinden sonra ikinci dereceden bir konu olarak tarihi şiir sahasını
seçmiş, bu sahada kalem oynatmıştır. Bir bakıma aşk şiirleri ile hissiyatının
ihtiyacına cevap vermiş; tarihi şiirleri ile de milli bir vazifeyi yerine
getirmiştir.
Bu
bölüme sonuç olarak diyebiliriz ki, Yusuf Ziya tarihi şiirlerinde Türk
askerinin değerli bildiği vatan, bayrak, din gibi milli-dini değerlerin yanı
sıra, aile gibi sosyal bir müesseseyi ve beşeri aşk gibi vazgeçilmez bir
duygunun tezahürlerini de işlemiştir.
GAZEL
Aşiyan-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır
Kande olsam ey peri gönlüm
senin yanındadır
Aşk derdiyle hoşem el çek
ilacımdan tabip
Kılma derman kim helakim
zehri dermanındadır
Çekme damen naz-edüp
üftadelerden vehm kıl
Göklere açılmasun eller ki
damanındadır.
Mest-i hab-ı naz ol cem’et
dil-i sad-paremi
Kim anın her paresi bir
mevk-i müjganındadır
Bes ki hicranındadır
hasiyyet-i kat’ı hayat
Ol hayat ehline hayranım ki
hicranındadır.
FUZULİ
GAZEL
Hasılım yoh ser-i kuyunda beladan gayrı
Garazım yoh reh-i aşkında
fenadan gayrı
Ney-i bezm-i gamem ey mah ne
bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde
hevadan gayrı
Perde çok çehreme hicran
günü ey kanlı sirişik
Ki gözüm görmeye ol
mah-likadan gayrı
Yetdi bi-kesliğim ol gayete
kim çevremde
Kimse yoh çevrile girdab-ı beladan
gayrı
Ne yanar kimse bana ateş-i
dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-ı
sabadan gayrı
Bozma ey mevc gözüm yaşı
hababın ki bu seyl
Komadı hiç imaret bu binadan
gayrı
Bezm-i aşk içre Fuzuli nice
ah eylemeyem
Ne temettu’ bulunur bende
sadadan gayrı
FUZULİ
GAZEL
Saki zaman-ı ayş ü mey-i hoş-güvardır
Birkaç piyale nüş edelüm nev-bahardır
Buy-ı nesim ü reng-i gül ü revnak-ı bahar
Asar-ı fazl ü rahmet-i Perverdigardır
Gafil geçürme ömrü bu dem künc-i gamde kim
Menzil kenar-ı bağ ü leb-i cüybardır.
Zayi’ geçürme fursatı kim bağ-ı alemin
Gül devri gibi devleti na-paydardır
Baki nihal-i ma’rifetin meyve-i teri
Arif katinde bir gazel-i abdardır.
BAKİ
ÖLÜME DOĞRU
“Yanıyorken üşüyordum...
Nedir bu buhran?
Ne cehennem soğuğu bu, ne
yakıcı kış!
Hangi çölün ateşidir beni
kavuran?
Vücudumu kutupların havası
sarmış!
Her çehreyi yadırgıyar şimdi
gözlerim,
Sanki eşya siyap bir tül
altında gizli!
Bir yabancı bozuk ahenk aldı
sözlerim;
Sesim kısık, nefesim dar,
gözlerim sisli!
İşte bir bir uyanıyor geçmiş
zamanlar,
Artık eski rüyaların seyrine
daldım!
O ses nedir?.. Yanımda bir
ağlayan mı var?
Kanatlarım kapanıyor
havasız kaldım!…”
YUSUF ZİYA
KESİLDİ Mİ ELLERİN?
-Anne,anne,hişt,hişt....
-O kim?
-Benim,kalk,kalk,para
ver.
-Ooh, senmissin ödım koptu
...
-Yeri nerde? Kalk, goster;
-Çıldırdı mı, çocuk? Bende
para nerde olacak ?
Benim gibi bir dul kadinin
kimden para alacak ?
-Miras yedin...
-Onu baban sağlığında bitirdi;
Vur patşasın, çal oynasın,
surda burda yedi;
Param olsa el dikişi
dikermiyım ben
Bir kor mummum.....
-O masalı baskasına anlat sen;
kalk para ver
-Sarsma oğulm, Hak’tan korkun yok mudur?
Bir anaya kalkan eli....
-Sus dırlama.....
-Vurma dur;
Beni dinle hangi ana para
vermez oğluna ?
Vallahi yok, olsa feda olsun
sana .
-Kalk, diyorum :”Para para!”
şimdi seni vururum ...
-Billahi yok.....
..........
MEHMET EMİN
DİVAN EDEBİYATI VE MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE
ELE ALINAN TEMALARIN
KARŞILAŞTIRILMASI
Divan Edebiyatı ve Milli Edebiyat
dönemleri edebi karakter ve üslup yönlerinden çok büyük farklılıklar gösterir. 13
ve 19. yy.lar arasında gelişimini tamamlayan divan edebiyatının temaları bir
yönüyle halktan kopuk, hayal alemlerinin ve estetik bir bakış açısının
doğurduğu klasik bir edebiyattır. Nazım şekillerinin, mazmunların, temaların,
edebi sanatların aynılığı dikkati çeker. Bakış açısı konuyu ele alış biçimi
yani üslup farkı ile birbirlerinden ayrılan yani üslup farkı ile birbirlerinden
ayrılan bu şiirler divan edebiyatının temelini oluşturur. Oysa Milli edebiyat
milletin en yoksul, en çaremiz durumdayken yeni varolma savaşını verdiği bir
dönemde oluşumunu tamamlar. 20. yy. başlarında Cumhuriyet dönemi öncesinde
kendini iyiden iyiye hissettiren bu edebiyat; edebiyatta “halka doğru”
düşüncesiyle varlığını sürdürür. Divan edebiyatında ele alınan konuları işleme
biçimi, mazmunlar ne kadar halka uzaksa; Milli edebiyat döneminde o kadar yakın
bir görünüm çizer. Milli Edebiyatta edebiyatçılar her yönüyle halka açılan,
halkın hayatını, duygu ve düşüncelerini anlatan eserler vermişlerdir. Örneğin
kadın teması milli edebiyata M. Emin Yurdakul’un “Ana ile Kızı” şiirinde
merhametli, canlı, acı çeken kadın görünümü verir.
Ana ile Kızı
..................
Ah
evladım, uğrunda ben kendimi kul ettim.
Genç
ömrümü yüzbin mihnet içerisinde tükettim. Seni baban bir yaşında yetim koydu
kucakta
Ne
çul vardı altta üstte, ne od vardı ocakta
..................
Oysa
Divan edebiyatında kadın güzeldir. Asla acı çekmez, aşıklarını usandırır onlara
acı çektirir. Çok güzeldir ama bu güzelliğine ulaşılmaz. Bunu Baki’nin şu
beyitlerinde kolayca görüyoruz.
“İçilse
bade lebünsüz harareti yoktur
Şeker
yenilse sözünsüz halaveti yoktur
(Senin;
dudağın olmadan içilse, şarabın harareti yoktur. Sözün olmaksızın şeker
yenilse, tatlılığı yoktur.
Cihanda
der dü belanı çeker gider BAKİ ölürse dünyada senden feragatı yoktur.
(Baki
cihanda senin dert ve belanı çeker gider. Ölürse, dünyada senden rahatlığı
yoktur.)”
Sadece
Divan edebiyatı ve Milli edebiyatla değil, Divan edebiyatı şairleri arasında da
temaların farklı üsluplarla işlendiğini görüyoruz. Örneğin ele aldığımız Baki
ve Fuzuli arasında bu konuda büyük bir farklılık görüyoruz. Baki ne kadar
beşeri ise, Fuzuli’nin o kadar tasavvufi olduğunu görüyoruz. Örnek aldığımız
şiirlerde de yaşama bakışları görülmektedir. Baki yaşadığı devirden bazı
olayları eserlerine yansıtmıştır. Baki’de derin bir felsefe ve tasavvufi bir
düşünce hemen hemen yok gibidir. Baki’nin seçilen şiirde dahil pek çok şiirinde
hayal anlayışı, dünya görüşü; dünyanın geçiciliği ve bu sebeple zamanı zevk
içinde geçirmek lazım geldiği esaslarına dayanmaktadır. Yaşamı da aynı şiirinde
olduğu gibidir. Neşeli, hoş sohbet bir mizaca sahip olan Baki’nin şiirinde
temalar açık tabiatına uygundur. Şiirinde yeme içme günleri ve lezzetli şarap
zamanından bahseder. (Zaman ise ilkbahar mevsimidir.) Böyle bir zamanı gam
köşesinde boşuna geçirme ki, bahçe kenarında hayatın zevkini çabuk çıkar,
fırsatı değerlendirir. Çünkü gül devri çabuk geçer diyerek hayatı zevk, eğlence
temaları ve hayatın geçiciliği ile süsler. Temalarda onun kaygısı zevki
sefadır.
Fuzuli’de
ise Baki’nin tam tersi işlediği temalarda tasavvufi bir hayatın izlerini
buluruz. Beşeri aşk yerine tanrı aşkı, hayatın boş olduğu ama Tanrıya ulaşmak
onun aşkını yakalayabilmek önplandadır. Onun için aşk teması acı veren bir
olgudur. Ama bu acı mutlaka çekilmelidir. Onun çektiği bu acılar onun Tanrı
katındaki değerini arttırmaktadır. Bu duyguyu gazelinde Benim aşk ıstırabıyla
başım hoştur. Ey tabip benden bu derdi giderecek ilaçtan vazgeç der.
Gazelde
bu aşk temasını verirken Gönül kuşunun yuvası senin perişan saçlarındadır; onun
için ey peri gibi güzel sevgilim ben nerede olsam, gönlüm senin yanındadır,
demektedir. Aşıkların bu eziyetinden dolayı sana beddua etmesinler bundan kork,
senin ayrılığında o kadar ölüm özelliği var ki senden ayrı oldukları halde
yaşayan bunca insan nasıl yaşıyor? Hayret ediyorum diyor.
Yine
Fuzuli’nin Murabba’sında sevgilinin iyilik ve insanlık göstermesini dile
getirerek başlıyor. Şiir boyunca da aşk yüzünden çektiği acıları ve
talihsizliği karşısında darmadağın olduğunu açıklayarak sevgilisinden yardım
dilemektedir.
Divan
edebiyatında bu şekilde kendi içinde temaları işleme farklılığı görülür. Milli
edebiyat döneminde ise temalar farklılık gösterir. Bütün insan ve insanın
günlük yaşamı şiirin konusunu ve temasını oluşturur. Dönemin özelliği ile
yapılan savaşlardan yenik çıkılması ve milli mücadele içine girilmesi dönemin
temelini oluşturur. Divan edebiyatı mazmunları, kalıplaşmış temalar ve aynılık
burada daha az görülür. Ziya Gökalp’te görülen Türkçülük kavramı, milli ve
manevi kültür özellikleri, tarih bilinci şiirlerin temalarını şekillendirir.
Dönemin bütün şairlerinde bu unsurlar görülür. M. Emin Yurdakul ve Yusuf
Ziya’da bu fazlasıyla görülür. Bayrak, milli-dini duyguların yanı sıra her iki
şair de aile gibi bir müesseseyi ve beşeri aşkı işlemişler ama divan
edebiyatından işlediği konular ve temalar ile tamamen ayrılmışlardır. Yusuf
Ziya’da ayrıntılı belirttiğimiz ölüm kavramın sıcaklığı farklı bir üslupla bize
verilirken, ilk milli Türk şairi olarak da kabul edilen Yurdakul Kesildi mi
ellerin adlı şiirde bir annenin yoğun duygularını temalaştırıyor. Demek ki
Milli edebiyat dönemi şiiri her yönüyle divan şiirine oranla bir başkalık ve
yenilik unsurlarını taşıyor.
Yusuf
Ziya’da ayrıntılı bir şekilde gördüğümüz temaların bir kısmı aynen M. Emin
Yurdakul’da da görülüyor. Özellik tarih bilinci, eski zaferler, milli ve manevi
duygular birincil derecede temalarını oluşturuyor. Özellikle Türkçe şiirleri
açık bir halkçılık ve milliyetçilik temalarını işler. Ancak onun milliyetçiliği
daha sonraki “Bütün Türkçülük” anlamına gelmez. Tabii konusunu halkın
hayatından alan “Kesildi mi Ellerin” adlı şiir sanatı memleket sorunları içinde
kullanılabildiğinin göstergesi oldu.
Yusuf
Ziya’nın şiirinde ölüm teması tam olarak verilirken, Yurdakul’un şiirinde Anne
ile oğul arasında geçen bu trajik olaydan sonra verilen karşılıksız anne
sevgisi teması bu yönüyle karakteristik ve dikkat çekicidir.
Öyle
ki Divan edebiyatında gördüğümüz estetik kaygısının Milli edebiyat dönemi
şairlerinde tamamen farklı temalarda, farklı bir anlayışla ele alındığını
görüyoruz.
KAYNAKÇA
o
Akyüz, Kenan, Batı tehsirinde Türk Şiiri
Antolojisi, İnkilap Kitap Evi, İstanbul 1986
o
Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana çizgileri,
İnkilap Kitap Evi,İstanbul 1860-1923
- Türk Kulturunu
Aeaştırma Enstitüsü, Türk Dünya El Kitabı, Ankara 1992
Yorumlar
Yorum Gönder