KİTABIN ADI : BEYAZ KALE |
|
KİTABIN
YAZARI : Orhan PAMUK
|
|
YAYIN EVİ : İSTANBUL YAYINEVİ
|
|
BASIM YILI : 1986
|
1.KİTABIN KONUSU:
17. yy da Türk
korsanlarca tutsak edilen bir Venediklinin İstanbul’a getirilişi ve başından
geçen olaylar...
2.KİTABIN
ÖZETİ:
Venedik’ten Napoli’ye doğru
seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç
gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki
kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu
korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.
Türk gemileri
geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar.
Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye
düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye
başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya
çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan
çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu
söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde
pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini.
Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan
para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır.
Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler.
Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes
darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde
içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri
zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe
dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.
Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın
iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır.
Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine
tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir.
Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte
düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar
yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok
heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun
kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç
rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir,
öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini
değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın
değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür.
Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini,
değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların
arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini
değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın
yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını
Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler.
Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi
hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı
kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve
kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen
Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar.
Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında
bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı
masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı
yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve
sürtüşmeler olur.
Astronomi alanında çalıştıklarında ve de
bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı
Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları
astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler.
Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı
beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi
merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok
sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da
sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan
anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında
çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından
değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan
çok etkilenir.
Çocuk artık büyümüş ve
blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa
olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik
almıştır.
Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır.
Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı
idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara
fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip
birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar.
Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde
kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca
hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...
Hoca birgün sübyan
okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün
çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca
yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu
söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca
birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir.
Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli
etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok
korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok
korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır.
Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş
parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının
yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış
yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının,
hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba
değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur
Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya
başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut
sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar.
Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir
süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah
buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama
Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok
az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün
geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık
Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa
getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar.
Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek
hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri
yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer...
Birgün Padişah Hoca’dan
hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada
Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar
gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu
aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler.
Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca
ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi
birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem
sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah
denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını
koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere
hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer
almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer
çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını
kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı
bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır
baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı
tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker.
Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride
vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan
Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca
canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı
düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten
öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale
görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı
deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir
fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları
ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın
kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına
çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan
öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için
geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı
hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin
çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside
şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir
olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar
olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını,
onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış
bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi...
Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine
inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle
inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler.
Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir.
İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır.
Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.
Aradan yıllar geçmiştir.Yazar
Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan
indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok
parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş
yaşındadır.
Padişah’la iki kere
görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O
takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona
silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok
karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler
Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir
bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu
hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır.
Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar
ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.
Yaşlı adamın girmesinden
sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları
anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar
başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı
görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce
İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla
Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini
söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir
kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının
adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la
geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu
okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı
bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak
olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde
sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir.
Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:
Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı
tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir
sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü
yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin
konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında
yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda
hafif hafif kıpırdandığını görür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsanlar
birbirleriyle yardımlaşarak koca bir sultanlığı bile dize getirebilirler.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN ve
OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Türk
korsanlarca tutsak edilen bir Venediklinin İstanbul’a getirilişi
Hoca’ya köle olarak verilmesi ve özgürlük tutkusu
Hoca’yla kölenin yer değiştirmesi ve yaşamlarına kaldıkları
yerden devam etmeleri
Eserdeki Temel Kişilikler:
Köle, Hoca, Padişah, Paşa, atlı adam
Eserdeki Yan Kişilikler:
Müneccimbaşı, vezir, yaşlı adam, Padişah’ın yardımcıları
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLERİM:
Kitap
14.yy Türk İslam medeniyetini iyi sentezleyen bunların yanısıra toplumun
sosyopsikolojik durumlarını değişik olaylarla yansıtmaya çalışan başarılı bir
edebi romandır aynı ölçüde kullanılan ağır dil ve karmaşık cümleler,tasvirlerin
aşırılığı eseri sıkıcı bi havaya sokmuştur.
6. Yazar Hakkında Bilgi:
7 Haziran 1952’de
doğdu. New York’ta geçirdiği üç yıldan sonra hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi
Robert Kolej’de bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık
okudu. 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’ten
başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. Kitapları belli
başlı Batı dillerinde çevrildi. Romanları onüç dile çevrilen Orhan PAMUK’un
kitapları Brezilya’dan Avustralya’ya, Norveç’ten, İtalya’ya pek çok ülkede
yayımlanmaya devam ediyor.
Yorumlar
Yorum Gönder