11.sınıf Türk Edebiyatı Ders
Notları
YENİLEŞME DÖNEMİ
1. Osmanlı Devleti'ndeki yenileşme
hareketleri 17. yüzyılın sonundaki Karlofça
Antlaşması (1699) ile başlamıştır.
2. Osmanlı İmparatorluğu, 17.
yüzyıla dek dünyanın büyük devletlerinden biriydi. Ancak bu yüzyılın
sonlarında ülke küçülmeye başladı. Karlofça antlaşmasıyla başlayan toprak
kaybı, devlet adamlarını derin derin düşünmeye yöneltti. Toprak kayıplarının nedeni
ordunun savaş alanlarında yenilmesiydi. Bu tespit, olgunun bir yüzünü, askerî
yönünü dışa vuruyordu. Oysa sadece askeri örgütler değil devletin çeşitli kurumlan
çağın ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaşmıştı. Ancak bunu görmek isteyenlerin
sayısı son derece azdı. O nedenle Osmanlı İmparatorluğundaki çağdaşlaşma hareketi askerî alanda
başlatıldı. Amaç imparatorluğu eski
gücüne kavuşturmaktı.
Tanzimat devrine gelinceye kadar
ülkede bazı yenilik hareketlerine girişildi. Ancak bunlar planlı programlı
çalışmalar olmadığı için, sadece yeniliği başlatan devlet adamının yaşamıyla
özdeşleşti. Yenilikçi kişinin ölümü ile yenilikler de ortada kaldı.
Paris ve Londra elçiliklerinde
bulunmuş olan Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat Dönemi olarak tarihe
geçecek bir olayı başlatmıştır.
3 Kasım 1839'da Gülhane Hatt-ı
Hümayunu adı verilen bir belgeyi devlet ileri gelenlerinin, yabancı elçilerin,
halkın önünde okumuştur.
"Tanzimat ",
düzenlemeler demektir. Her alanda düzenlemeler yapılacağının duyurulduğu bu fermana Tanzimat
Fermanı; bu fermanın ilanıyla başlayan döneme
de Tanzimat Dönemi denir.
Fermanın en dikkat çekici yanı,
Osmanlı Devleti'nin, Batılı devletlerin anayasalarında yer alan insanın temel
hak ve özgürlüklerinin korunması ilkesini kabul etmesi ve bunu resmî bir
törenle duyurmasıdır. Böylece imparatorlukta hukuk devletine doğru bir yöneliş de başlamıştır.
Tanzimatla gelen yenilik ve
düzenlemeler, hemen hemen yaşamın her alanını kapsamıştır.
Tanzimat Fermanı'nda, Batılı
anlamda bir düzene duyulan gereksinim açıkça belirtilmişti.
Önce yönetim merkezi olarak
Babıâli güçlendirildi. II. Mahmut zamanında kurulmuş olan Meclis-i Ahkâm-ı
Adliye yeniden düzenlendi. Yeni meclislerin kurulması kararlaştırıldı. Ceza ve
ticaretle ilgili yasalar çıktı (1840'ta Ceza Kanunnamesi, 1850'de Ticaret Kanunnamesi).
Osmanlı yurttaşı olan herkesin
yasa önünde eşit olduğu vurgulanıyordu. Ayrıca üyeleri arasına yabancıların da katıldığı
karma ticaret mahkemeleri kuruldu. 1864'te Vilayet Nizamnamesi çıkarıldı. Ülke vilayetlere,
vilayetler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar da karyelere (köylere) ayrıldı. Vilayetlerin
başına valiler, sancakların basma mutasarrıflar, kazaların başına da
kaymakamlar getirildi. Ayrıca kazalarda, sancaklarda ve vilayetlerde birer idare meclisi
kuruldu.
Ekonomik
Alanda Yapılan Yenilikler
Osmanlı yöneticileri devletin
düzlüğe çıkabilmesi için ekonomik kaynakların verimli hâle getirilmesini
istiyorlardı. Bu nedenle de vergi düzenini çağdaşlaştırmaya karar verdiler. Çünkü hem
yeterince vergi toplanamıyor, hem de vergi toplayıcıların baskısı yüzenden devletle halk karşı
karşıya geliyordu. Bunu önleyebilmek için merkezden sancaklara "muhasıl" adıyla
birer memur atandı. Bu memurun başkanlığında Muhasıllık Meclisi adı verilen
bir meclis kuruldu. Fakat beklenen vergi toplanamadı. Vergi sistemi büyük ölçüde
değiştirildi.
1841'de ilk kağıt para çıkarıldı.
Hazine bonosu biçimindeki bu paranın adı "kaime" idi. Fakat beklenen sonuç
alınamayınca, 1844'te kaldırıldı. Bankalar kurulmaya başlandı. İlk kurulan banka olan İstanbul
Bankası çok geçmeden kapandı. Menafi Sandığı adıyla kurulan kurum ise Ziraat
Bankasına dönüştürüldü. Ülke ekonomisinin kötüye gitmesi üzerine İngiliz ve Fransız firmalarından
borç para alındı. Böylece ilk borç para Tanzimat döneminde alındı. Fakat
faizleriyle birlikte büyük bir sorun olan bu borç, sonunda devleti iflasa
sürükledi ve 1881'de Düyun-ı Umumiye'nin
kurulmasına yol açtı.
Askerî Alanda Yapılan Yenilikler
Ordu, başlarında müşirlerin
bulunduğu beş ordu biçiminde düzenlendi. Adı Asakir-i Nizamiye-i Şahane'ye
çevrildi. Askerlik süresi beş yıl olarak belirlendi. Askere alma işi kuraya bağlandı.
Toplumsal Alanda Yapılan
Yenilikler
Toplumsal
alanda ilk dikkati çeken, yenilikler haberleşme ve ulaşımdaki geliş-
melerdir.
Bu dönemde yeni posta istasyonları kurulmuş, postanın sağlıklı yürümeni iyin
yeni yollar yapılmış, telgraf idaresi kurulmuş, deniz ulaşımında gelişmeler
olmuştur. Demiryolları da ilk kez bu dönemde yapılmaya başlamıştır. Kentlerde
belediyeler kurulmuştur.
Kültürel Alanda
Yapılan Yenilikler
Kültürel yenilikler edebiyat, eğitim ve gazetecilik
olmak üzere üç alana yayılmıştır.
Eğitim
1846'da Meclis-i
Maarif-i Umumiye kuruldu. Bu kurum daha sonra nazırlığa dönüştürüldü (1846).
Bu, Türkiye'de ilk eğitim bakanlığı demektir. Rüştiyelerin sayısı artırıldı.
Daha önemlisi ilk kız rüştiyesi İstanbul'da kuruldu (1858). Rüştiyenin
üzerinde öğretim yapan idadilerin ilki ise 173'te kuruldu.
öte yandan Robert
Koleji, Galatasaray Sultanîsi ve Darüşşafaka adlarında üç özel okul açıldı.
Tanzimat döneminde eğitim konusunda görülen önemli atılımlardım biri de
öğretmen yetiştirmek için okullar açılmasıdır.
Darülmuallimîn-i Sıbyan, sıbyan adı verilen okullara,
Darülmuallimîn-i İdadîlere öğretmen
yetiştirmek için kurulan okullardır (1868). Darülmuallimat kız çocuklara bayan öğretmen yetiştirmek için açıldı
(1870).
Mesleğe yönelik eğitimde de ilerleme kaydedildi.
1859'da, sonradan Siyasal Bilgiler Fakültesine dönüşecek olan Mekteb-i Mülkiye kuruldu.
1875"te askerî rüştiyeler öğretime başladı. Daha sonra başka meslek
okullarının açılması sürdü.
1846'daki ilk denemeden sonra 1870'te Darülfünun
(üniversite) kurulmuştur. Ancak kimi medresecilerin iftiraları üzerine ertesi
yıl kapatılır. 1876'da yeniden aynı adla açılır. 1851'de üniversitede okunacak
kitapların hazırlanması için kurulun Encümen-i
Daniş ise bilim akademisi niteliğinde önemli bir kurumdur. Ayrıca bu dönemde
azınlık ve yabancı okulları da eğitim dünyasında yerini almıştır.
Gazetecilik
Türkiye'de yayımlanan ilk Türkçe gazetenin 1831'de
çıkan resmî gazete Takvim i Vekayi'dir.
Tanzimat döneminde çıkan ilk gazete ise alım-satım, kira ilanları, yangınlar, hırsızlık olayları gibi haberlerin yer
aldığı yarı resmî Ceride-i Havadis’tir (1840).
Bu resmî, yan resmî gazetelerde zaman zaman yabancı dilde yayımlanan
gazetelerden yapılan çeviriler yayımlanır; böylece batıdan haberler, bilgiler
11lirdi. Ceride-i
Havadis'i bir meslek gazetesi olan Vekayi-i Tıbbiye izledi.
Türkçe özel gazeteler 1860'tan sonra çıkmaya başlamıştır.
İlki, Agâh Efendi ile Şinasi'nin çıkardıkları Tercüman-ı Ahvâl'dir (1860). İlk
edebî tefrika da burada
ILMahmut'un 1826-1839
yılları arasında gerçekleştirdiği ıslahatlar, 3. Selim zamanından
beri yapılan ıslahatların devamı olup, Tanzimat ıslahatlarının öncüsü-dür.
Bu noktada, Tanzimat kavramının 1839'dan önce kullanıldığı ve 2. Mahmut
döneminde ilan edilmesinin planlandığını görmekteyiz. Mustafa Reşit Paşa Osmanlı
Devleti'nde bir reform yapmayı kafasına koymuştu. Bu projeye "Tanzimat-ı Hayriye"
adını vermiş ve bu reform paketini hazırlayıp bir hatt-ı hümayunla ilan
edilmesi hususunda 2. Mahmut'u ikna etmişti. Bu amaçlarla 24 Mart 1838 yılında
Meclis-i Vala 'yi Ahkam-ı Adliye kuruldu. Meclisin görevi Tanzimat-ı Hayriye'nin
nasıl hazırlanacağım müzakere etmek idi. Meclis 31 Mart 1838'de ilk toplantısını
yaptı. Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye'nin kurulması ile başlayan Tanzimat
Hayriye 'nin Gülhane Hattı 'nda belirtilen esasların büyük bir kısmım içerdiği
görülmektedir. Nitekim, "2.Mahmut, Meclis-i Vala 'yi kurdurarak, yeni
düzenlemeler yapma yetkisini bu Meclise devretmiş, iktidarının bir kısmından
feragat etmiştir. Reşit Paşa 'nın Hariciye Nazırı sıfatı ile talebi, bu
meclisin yetki alanına girmektedir. Padişah acil görünenleri
uygulamaya sokarken, meclisin yetkilerini
çiğnememeye özen
göstermektedir. Tanzimat Döneminin ayırt edici vasfı olan, saray iktidarının
bürokrasi (Meclis-i Ahkam-ı Adliye )ile paylaşıldığına dair bir işarettir
bu" Bu açıdan Tanzimat meclislerinin, kanunlaştırma hareketi ile birlikte
idari, mali, adli ve eğitimle ilgili olanlarda bir reform hareketi hazırlamak
ve iktidarın saray ve Bab-ı Ali bürokrasisi ile paylaşılmasına geçişi noktasında
da işlevsel olmasından dolayı, 2. Mahmut dönemi ile Tanzimat Dönemi arasında
bir geçiş meclisi niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz.Mustafa Reşit Paşa,
2.Mahmut öldüğünde İngiltere'de bulunuyordu. Abdülmecit tahta
çıktığında İstanbul'a gelerek Tanzimat hazırlıklarına başladı.
Abdülmecid'in Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa, Batı uygarlığına
hayran bir devlet adamıydı. Elçilik yaptığı Paris ve Londra 'da bu
ülkelerin yönetim sistemlerini inceleyip yakından bakma imkânı bulmuştu. Mustafa
Reşit Paşa, devlet yönetiminin her din ve mezhepten tebaanın hak ve hürriyetlerini
güvenceye alacak ve kanun hâkimiyetini tesis edecek şekilde yeniden düzenlenmesini
istiyordu. Bu düzenlemeleri öngören bir ferman yayınlaması hâlinde, Batılı
ülkelerin Hıristiyan tebaanın haklarını bahane ederek, Osmanlı 'nm içişlerine
karışmayacağına, düzenin yeniden sağlanacağına ve böylece çöküşün durdurulacağına
inanıyordu. Reşit Paşa, fikirlerini Sultan Abdülmecid'e açarak, ıslahatın
gerekliliğini anlattı. Abdülmecit de, M. Reşit Paşanın fikirlerini kabul etti.
Fermanın hazırlanmasını M. Reşit Paşa 'ya bıraktı. Bu vazifeyi üzerine alan M.
Reşit Paşa, geceli gündüzlü çalışarak, kendi kalemi ile bir ferman sureti hazırladı,
Abdülmecid'e okudu. Fermanı beğenen padişah, temize çektirip imza etti. Padişahın
imzasını taşıyan tebliğ ve emirlere "Hatt-ı Hümayun" denildiği için
bu ıslahat projesine de "Hatt-ı Hümayun" denildi. Gülhane Parkı'nda
okunduğu için de
"Gülhane Hatt-ı Hümayun" denildi".
TANZİMAT FERMANI'MN İLANI
Tanzimat
Fermanı, 3 Kasım 1839'da Gülhane Parkı'nda, padişah, diğer devlet büyükleri,
ulema, lonca ve esnaf temsilcileri ve halkın "Gülhane Hattı Hümayunu
adıyla Mustafa Reşit Paşa tarafından okundu verilen bu fermanla, Osmanlı Devleti
'nde, İslam hukuku ve geleneksel kurumların bıraktığı hızlı bir değişim süreci başladı."
Tanzimat
Fermanı, ilanından yaklaşık yirmi gün sonra devletin resmi gazetesi olan
Takvim-i Vekayi'nin 187numaralı ve 15 Ramazan l255/22 Kasım 1839 tarihli
nüshasında yayınladı. Arkasından Fransızca 'ya tercüme edilerek İstanbul'da bulunan yabancı devlet
temsilciliklerine gönderildi.
5.
TANZİMAT'I HAZIRLAYAN GELİŞMELER
Tanzimat'ı
ortaya çıkaran nedenleri, 18. yy'da Osmanlı toplumunun tüm kurum ve kuruluşlarını ayakta tutan, inanç, düşünce, bilim ve felsefe, askerî,
maliye, hukuk, idare, ekonomik ve siyaset alanındaki
değişim ve dönüşümlerden ayrı dü
şünemeyiz. Nitekim , bu değişim ve dönüşümlerin
yaşanmasında, Batılı devletlerin Osmanlı toplumu üzerindeki etkisi de
önemlidir. Bu bağlamda Tanzimat'ı ortaya çıkaran nedenleri iç ve dış faktörler
olarak iki kısımda ele alabiliriz. İç faktörler, Tanzimat’ın bir sonuç olarak
ortaya çıktığı Osmanlı Batılılaşma hareketlerini
anlatırken genel olarak üzerinde durulan hususlardır. Dış faktörler ise cereyan
eden hadiselerdir. Gerçekten 16. yy'dan beri Osmanlı Devleti sahip
olduğu üstünlüğü kaybedip, devlet kurumlarının ve kanunların asrın
ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olmaması, devletin maddi ve manevi
gücünü kaybetmiş olması, bunun sonucunda
her sahada yenilgiye uğraması yeniden ve geniş bir ıslahat hareketini
zorunlu kılıyordu. Bununla birlikte, Osmanlı Devleti'nin müdahale edemediği alanlardaki gelişmeler Tanzimat'ın alanında
daha güçlü belirleyiciler olarak ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelere
bakacak olursak;
Tanzimat'ı hazırlayan
siyasi gelişmelerden biri, Osmanlı kendi içinde bir kuvvet olan Mısır valisi
Mehmet Ali Paşanın, Osmanlı 'ya karşı elde etmiş olduğu basımlardır. Nitekim
2. Mahmut zamanında, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa, Fransızların yardımı ile birçok
reform yapmış ve oldukça güçlenmiştir. Mora isyanını bastırılmasında gösterdiği yararlılıklardan dolayı kendisine Girit
valiliği vaat edilmiştir. Ancak, Paşa bunun yanında Suriye valiliğini
de istemiş ve bu isteği sultan tarafından
reddedilmiştir. Bu gelişmeler üzerine, Mısır ile Osmanlı Devleti arasında
savaş hâli başlamıştır. 2. Mahmut'un Mehmet Ali Paşa karşısında aldığı yenililer
Osmanlı Devleti'ni Tanzimat'a zorlayıcı bir etki yapmıştır. Bunun yanında Mısır
meselesi Tanzimat'ın sadece yeni bir düzen isteğinden değil, kendini koruma
ihtiyacından kaynaklandığının somut bir göstergesidir. Saltanata yapılmış en
somut tehdit Mısır ve Mehmet Ali Paşa'dır. Mısır, Tanzimat'ı iki boyutta etkiliyor.
Hem bir model hem de zorlayıcı bir neden olarak. Yeniçeriliğe karşı kazanılan
zafer gününde Mahmut'un giysileri Mısır'ın Türkiye'deki yenilikler için model
olması boyutunu veriyor. Daha sonra Mısır ile savaş ve bu savaşın yol açtığı utanç verici yenilgiler, Mısır'ın zorlayıcı
yanını getiriyor. Fakat ister model olsun, isterse zorlayıcı, Mısır 19.
yy Türk aydın ve yenilik tarihinde önemli bir yere sahip bulunuyor.
Tanzimat'ın ilanında Mısır'ın zorlayıcı etkisinin model olma etkisinden daha
etkili olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Mısır meselesi, Osmanlı Devleti'ni
yabancı devletlerle birçok antlaşma yapmak zorunda bırakmıştır. Özellikle
İngiltere ile yapılan ticaret antlaşması, 2. Mahmut'un Mehmet Ali Paşa'ya karşı
İngiliz desteğini sağlamasının bedeli olarak imzalamıştır. Tanzimat'ı hazırla-I im ekonomik
gelişmeler ise Mısır meselesi ile bağlantılı olan Tanzimat Fermanı'nın
ilanından önce, 16 Ağustos 1838'de İngiltere ile imzalanan Balta Limanı Antlaşması’dır.
Balta Limanı Antlaşması ile birlikte, İngilizlere ticari alanda geniş
imtiyazlar sağlanmıştır. Bu durum, İngilizlerin Osmanlılar üzerinde daha fazla
nüfuz sağlamasına olanak tanımıştır. 1838 Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşmasını
25 Kasım 1838'de Fransa ile imzalanan ticaret antlaşması izlemiştir. Daha sonra
benzer hükümler ihtiva eden antlaşmalar Sardunya, Gelemenk, Belçika, Prusya,
Sicilya ve Brezilya gibi devletlerle de imzalanmıştır. Osmanlı Devleti'nin kötü
durumda olan ekonomisi, yabancı devletlerle yapılan antlaşmalarla daha kötüye
gitmiştir. Ayrıca Batılı devletlere antlaşmalarla verilen imtiyazlar, Osmanlı
Devleti'nde nüfuz sahibi olmalarına yol açmıştır.
Balkanlardaki milliyetçilik
hareketleri ve Avrupa devletlerinin baskıları da Tanzimat'ı hazırlayan sosyal,
siyasal gelişmeler çerçevesinde önemlidir.1189'da Fransız ihtilalinin bir
sonucu olarak ortaya çıkan milliyetçilik hareketi Avrupa 'yi etkisine almış, bu durumdan Osmanlı Devleti 'nin
Avrupa 'da yer alan eyaletleri de etkilenmiştir. Özellikle Avrupa
devletlerinin dini unsurları kullanarak azınlıkları kışkırtmaları ve Hıristiyan
tebaanın haklarını korumak bahanesi ile Osmanlı Devleti'ne yaptığı baskılar
siyasi ve hukuki ıslahatlar yapma zorunluluğunu doğur-muştur."Avrupalı
devletler, Hıristiyanlıklarını bahane ederek, Osmanlı Devleti'ni zayıf düşürmek
için gayrimüslim unsurlara hamilik yapmaya başlamıştır. Rusya bir taraftan
Balkanlarda Bulgarları destekliyor ve Bulgar milliyetçiliğini körükleyerek
onları Osmanlı 'ya karşı isyana teşvik ediyordu. Diğer taraftan Osmanlı
Devleti'ndeki Rum ve Ermeni Ortodoksların dini haklarını gerekçe göstererek bu
cemaatlerle ilişkiye geçiyor ve açıkça Osmanlı Devleti'nin iç işlerine
karışıyordu. Ermenilerin Katolik oldukları
tezinden hareketle Fransa'da Katolik cemaati ile, ilgili oldukları
devlete telkinlerde bulunuyordu. Hıristiyan mezhepler vasıtası ile kendi
çıkarlarını koruyan Fransa ve Rusya'nın faaliyetlerini izleyen İngiltere'de aynı yöneteme başvurarak bölgede Protestanlık
propagandası yaptı ve bir Protestan cemaati oluşturdu. İngiltere'nin bu
teşebbüsünü Almanya ve ABD de desteklemiştir. Bununla birlikte, Tanzimat'a
Batının etkisinin devlet zihniyetindeki değişmelerde görmekteyiz. Nitekim, Batı
memleketlerine elçilikle giden devlet adamlarımız,
orada uyanan yeni devlet anlayışı, hürriyet ve eşitlik fikirlerinden etkilenmişlerdir.
Osmanlı toplumunda 3. Selim
'in başlattığı yeniliklerin 2. Mahmut tarafından daha katı ve kararlı şekilde
yürütülmesi ile, ülkenin kapıları Batı 'ya açılmış oldu. Devletin öncelikle
askeri, idari ve mali alanlarda yaptığı değişikliklerle, merkezi idarenin
güçlenmesi ve otoritesinin ülkenin her yerinde hakim kılınması isteniyordu.
Ancak açılan kapıdan sadece askeri, idari ve mali alanlardaki kurum ve
fikir-ter gelmiyordu. Avrupa 'da köklü bir değişimin ateşini körükleyen Fransız
ihtilalinin devrimci fikirlerine de ilgi fazlaydı. Bu fikirlerin yurda
girişini sağlayan tüm bu gelişmeler, Osmanlı'nın içinde bulunduğu durumdan
kurtuluşunun, yalnızca askeri ve teknik ıslahatlarla mümkün
olamayacağı fikrini doğurmuştur. Bu noktada, Tanzimat, siyasi-hukuki
ıslahatları kapsayan bir program olarak gündeme gelmiştir. Faaliyetler, yeni
kurulan askeri okullardaki Fransız öğretmenlerin çalışmaları
ile Fransız hükümetinin İstanbul'daki propaganda girişimleriydi. Ayrıca Batı ülkelerine
gönderilen öğrenciler, diplomatik görevliler, Batı dillerini bilen ve bu dillerde
yazılanları okuyan genç bürokrat ve aydınların faaliyetleri de Batılı fikirlerin
tanınmasını sağlıyordu. 3. Selim döneminden itibaren Batı başkentlerinde açılan
düzenli temsilciliklerde görevlendirilen genç memurlar Avrupa 'daki gelişmeleri
ve fikirleri yerinde tanıma olanağı buldular. Bunun yanında 1821 'de kurulan Tercüme
Odası 'nın Türk yenilik tarihinde önemi büyüktür. 1821 'de Bab-ı Ali'de
kurulan tercüme odasında Batı dillerini öğrenen genç kuşaklar, Avrupa'da çıkan
yayınları ve Batı 'yi daha yalandan tanıma imkânı bulan gençler, devletin yeni
bürokrat sınıfım oluşturdular. Tanzimat Döneminin ünlü sadrazamları, Ali, Fuat,
Reşit Paşalar da içinde olmak üzere pek çok yenilikçi aydın ve bürokrat ilk
eğitimlerini Tercüme
Odası'nda gördüler.
|
|
|
|
1.
AYDINLANMA FELSEFESİ
Aydınlanma felsefesi ya da
18. yüzyıl felsefeleri genel olarak insanın kendisinin, yaşamın düzenlenmesini
yeniden gündeme almış, hem düşüncenin hem de toplumsal
yaşamın köklü değişimlere uğrayacağı bir sürecin fikirsel/felsefi başlatıcısı
olmuştur. Bu yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen Fransız devrimi (1789), ve ardından gerçekleşen modernleşme
süreçleri, düşünsel anlamda etkilerini ve kaynaklarını aydınlanma
felsefesinde bulmaktadır.
Din
ya da Tanrı merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini bu süreçte
akıl merkezli toplumsal düzenlemeler arayışı alır. Geniş ve genel anlamıyla aydınlanma,
Ortaçağ'da hüküm süren dünya görüşüne karşı yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkması ve
temellendirilmesi olarak belirtilir. Bu yüzyıl yeni bir ideal ile tarih sahnesinde yer alır; bu ideale göre,
aklın aydınlattığı kesin doğrulara ve bilginin ilerlemesine dayanan
entelektüel bir kültür egemen olmalıdır ve bu kültür sonsuz bir şekilde ilerlemelidir. Böylece ilerleme ideali, insanın
geleneğin köleliğinden kurtularak sürekli mutluluk ve özgürlük yolunda
gelişeceği düşüncesine dayandırılır.
Aydınlanma felsefesinin
kaynağı Rönesans felsefesi ve özellikle de 17. yüzyıl felsefesinin ortaya koyduğu ilkelerdir. Rönesans 'tan itibaren
düşüncenin tarihsel otoritelerden kurtulması, bilgi ve yaşam hakkında
akla ve deneyime dayanmaya başlaması söz konusudur. 17. yüzyılda bu gelişmeler
sistemleştirilip temel ilkelere
dönüştürülmeye başlanmış, rasyonalizmin belirginleştiği bu yüzyılda aydınlanma
felsefesinin düşünsel temelleri bir anlamda hazırlanmıştır. Sekülerleşme aydınlanma felsefesinin ve genel anlamda
aydınlanmacılığın her tür girişiminde temel
olmuş olan bir yönelimdir.
18.
yüzyıl felsefesinde bir yanda rasyonalizmin öte yandan ampirizmin güçlenmesi
ve bunlardan meydana gelen teorik sorunların yeni birtakım sentezlerle aşılmaya
çalışılması söz konusu olacaktır. Aydınlanma çağı, akim ışığında felsefenin de yepyeni bir
etkileyicilikle ortaya çıkışma, yaygınlaşmasına, yeni sentezlerle
sistematikleştirilmesine etki etmiştir. Bu bakımdan bu yüzyıla "felsefe
yüzyılı" denmesi de söz konusudur.
Aydınlanma Çağı, 'akıl'ı
kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine yönenilen dönemdir.
Kant, aydınlanmacılığı, "aklı
kullanma cesareti" olarak tanımlandığında, genel olarak Aydınlanma
Çağı'nın felsefesini vermektedir. 18. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkıp gelişmiş
ve "aydınlanma" fikriyle yaygınlaşmıştır.
Kant, aydınlanma
düşüncesinin kurucu ilkesi olan akıl konusunda şöyle der
"Aydınlanma,
insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu
ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın
kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun
nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve
yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen
insanda aramalıdır: Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!
Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır."
Aydınlanma çağının ana
fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile
de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Öte yandan bilim alanındaki önemli gelişmeler de aydınlanma
çağma öncülük eder ve bu çağda ayrıca çok yoğun yeni bilimsel gelişmeler
kaydedilir. Daha 15.yüzyıldan itibaren meydana
gelmeye başlayan yeni keşifler ve icatlar bu süreci hazırlamış, bunun sonunda da "karanlık çağ" olarak
değerlendirilen Ortaçağdın sonuna gelinmiştir. Deney ve gözlem, aklın
uygulama araçları olarak bu dönemde bilimsel yöntemin ilkeleri biçiminde ortaya çıkmış ve doğa
bilimlerinde önemli gelişmelere kaynaklık etmiştir.
Dinde
meydana gelen yenileşme hareketleri de, dinsel düşüncenin giderek geriletilmesi ve aydınlanmacılıkla
birlikte kuruculuk ve egemenlik gücünü kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Rönesans
ve reformlarla başlayan bu gelişmeler, aydınlanmacılıkla
doruğuna varmış ve buradan itibaren modernite denilen sürecin oluşumunu
hazırlamıştır. Bu süreç aydınlamacılıkta ifadesini bulan köklü bir zihin değişikliği
anlamına gelmektedir.
Newton
ve Kopernik ile tüm bir evren-dünya kavrayışı değişime uğramış, Descartes ve Kant gibi
isimlerle bu değişen zihniyetin felsefi düşüncesi geliştirilmiştir. Avrupa 'daki endüstri devrimleri'de bu
sürecin maddi temelini oluşturmaktadır. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler içerisinde yaşamaya
başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya bambaşka
gözlerle bakmaya
başlamışlardır.Bunun sonucunda modem yaşamın temellleri atılmıştır. 1789 Fransız
ihtilalinin temelinde, Fransız aydınlanmacılığının belirleyici bir etkisi vardır.
Aydınlanmanın doğuşunda ve gelişmesinde belirleyici
olan bazı isimler:
Newton
Kopernik
Galileo
Laplace
Dekart
Jean-Jacques Rousseau
Francis Bacon
David Hume Immanuel Kant Claudie Andrien Helvetius Ettienne Bunnot de
Condillac Lois Rene de Caradeux de la Chalotais Gothold Ephraim
L-essing Julien Offrey de Lamettrie
Thomas Hobbes John Locke Berkeley Leibniz Denis Diderot Voltaire
Montesquieu
Tanzimat'la
birlikte edebiyatımıza giren "akıl, deneyim, ilerleme" kavramları aydınlanma düşüncesiyle ilişkilidir.
3.
RÖNESANS
Rönesans "yeniden
doğuş" anlamına gelen bk süreçtir. 15. yüzyılda başlayan bu süreç, aynı
yüzyıl içinde bütün Avrupa'ya yayıldı. Bu yenilikte, Roma ve Grek başarılarının yeniden cezalandırılması istemi
vardır. Rönesans şu temel anlayışlara dayanıyordu.
• Yeryüzü ilgi çekici ve
araştırılmaya değer bk yerdir.
• İhsan güçlüdür
ve bu gücüyle büyük başarılar elde edebilir.
•
İnsanın sürekli faal olması şerefli bir şeydir ve "gerçek"
güzeldir. Bu anlayışlara bağlı olarak da yaşadığımız dünya o kadar ilgi çekici
bir yerdir ki, başka dünyaları
düşünmenin hiçbir anlamı yoktur, anlayışı hakimdir.
Rönesans Döneminin
yaratıcılığının esas yürütücü gücü tüccarlardır. Bunlar en kârlı
ticaretin hangi alanda olduğunu araştırdılar ve bu yoldan sağladıkları zenginlikleri,
sanat ve endüstri yeniliklerine yatırdılar. Rönesans; Floransa. Venedik, İngiltere,
Portekiz, Hollanda gibi küçük kent-devletlerinde ya da metropollerde doğmuştur.
Nihayet 11. yüzyılın
sonundan itibaren başlayan Haçlı Seferleri sırasında Avrupalılar Müslüman
ülkelerdeki parlak medeniyetle ilk defa karşı karşıya geldiler. Daha sonra bu
medeniyet Endülüs Emevileri vasıtasıyla Avrupa 'ya geçti. İslam âlimlerinin
fen sahasında verdiği eserler Avrupa dillerine çevrildi ve okutuldu. Böylece
Batı 'da ilmi sahada ilerleme ve teknik gelişmelerin temeli atılmış oldu.
Avrupa'da sanat ve bilimin
geliştirilmesi, canlandırılması için girişilen ve daha sonra Rönesans adı
verilen asıl hareket ise 1453'te İstanbul'un fethini müteakip ilk defa ciddi
bir şekilde İtalya 'da ortaya çıktı. Hareketin öncülüğünü İtalya 'nın
yapmasının en önemli sebepleri şunlardır:
Fatih Sultan Mehmet
İstanbul'u fethettikten sonra, isteyen bilim adamlarının İtalya 'ya
gidebileceklerini bildirmesi: İslâm medeniyeti ve ilmî hareketleri hakkında en fazla bilgiye sahip bulunan bu Bizanslı
âlimlerin bilim ve sanat alanında yaptıkları çevirmeler ve yazdıkları eserlerin
yayınlanması sonunda İtalya 'da yaşayan insanların bilgi ufukları
genişledi ve derinleşti.
Doğu
dünyası ile en çok İtalya gemicilerinin münasebette bulunmaları ve bunların
İslam ülkelerindeki zenginlik, refah, nizam, intizam, adalet ve iman hürriyetini her vesileyle dile
getirmeleri.
Ortaçağ Avrupası'nda en
zengin memleketin İtalya olması: İtalya'da bulunan Cenova, Venedik, Piza ve Floransa
şehirleri Haçlıları barındırmaktan ve baharat ticaretini ellerinde tutmaktan
dolayı dünyanın en zengin şehirleri hâline gelmişlerin. Zamanla bu şehirlerde devlet idaresi tüccar
prenslerin veya sadece tüccarların eline geçti. Bu
zenginler de aynen İslam ülkelerinde şahit oldukları uygulamalara benzer olarak
şairleri, sanatkârları, fikir adamlarım himayeye ve teşvik etmeye başladılar.
Rönesans üzerinde derin
araştırmalar yapan Burkhard: "Rönesans insanın keşfedilmesidir,
"demektedir. Gerçekten de Ortaçağ'da Avrupa 'da insanın hiçbir kıymeti yoktu. Engizisyon
mahkemelerinde yüzbinlerce insan haksız yere ve çok defi sırf servetlerini ele geçirebilmek için öldürüldü. Papazlar çeşitli
menfaatler kar-şılığında günahları
affediyorlardı. Hatta cennetten yerler satıyorlardı. Mantık ve insani esaslar
kaybolmuştu. İslam âlimlerinin kitaplarını okuyarak dünyanın döndüğünü ilan
eden Galile ve daha pekçok düşünür çeşitli işkenceler görmüş pek çoğu
öldürülmüştür. Bu itibarla Rönesans hareketi ilim ve teknikteki ilerlemenin yanışım
insan ve tabiat sevgisini de beraberinde getirdi. Rönesansın öncüleri, sanat faaliyetlerinin
yanısıra edebiyat, tarih ve arkeolojiye de önem verdiler. Resim ve tasvir
anlayışı gelişti. Mimaride gotik tarzı terk edilerek barok ve rokoko üslubu
geliştirildi. Rönesans mimarlığının başlıca özellikleri ölçü, sadelik ve
tabiiliktir.
Bu şekilde İtalya 'da
başlayan Rönesans hareketi kısa zamanda bütün Avrupa 'da yayıldı. Rönesans daha ziyade Fransa 'da sanat; Almanya 'da dinî
tablo ve resimler; İngiltere 'de
edebiyat; İspanya 'da resim ve edebiyat alanında gelişti. İtalya 'daki Rönesans hareketinde eski Yunan ve Roma
ediplerinden Tacitus, Sophokles, Domosten,
Platon, Çiçeron ve Virgil 'in eserleri tekrar ortaya çıkarıldı. İtalyan fikir adamı ve yazarlarından Machiavel
(1469-1530), Ariosto (1474-1535), Tasso (1544-1595) yetişip eserler
verdiler. Machiavel'in Hükümdar adlı eseri meşhurdur. Ressamlardan Rafael (1483-1520) aynı zamanda heykeltraş, mimar ve
edebiyatçı da olan Leonardo da Vinci (1452-1591), Mikelanj (1475-1564)
bu devirde İtalya'da yetişen sanatkârlardır.
Fransa, edebiyat ve fikir sahalarında İtalya'yı geçerek; Ronsard
(1525-1585), Montaigne (1533-1592), Rabelais (1495-1555), mimarlıkta Louvre Sarayım yapan Pierre Loscot,
Tuileries Sarayı 'm yapan Jean Bullant, resimde de François Clouet yetiştiler.
Fransız krallarından I. François (1515-1547)
zamanında College de France kuruldu. Almanya 'da daha çok dinî alanda değişiklikler
oldu. Almanya'da hümanizm akımında Erasmus (1467-1536), Röklen (1452-1522), Luther (1483-1546), resimde
Albrecht Dürer (1471-1528) yetişti. İngiltere'de tiyatro sahasmda
eserleriyle tamnan Şekspir (1564-1610), İspanya'da Donkişot yazarı Cervantes
(1547-1616), ressam Velasquez (1599-1660), Hollanda'da
ressam Rembrand (1607-1669), Polonya'da İslam alimlerinden sonra
Avrupa'da ilk defa dünyanın güneş etrafmda döndüğünü söyleyen Kopernik
(1473-1543) yetiştiler.
Diğer
Avrupa Ülkelerinde Rönesans
Fransa
'da Rönesans 'a krallar öncülük etti. Piyer Lesko en önemli Rönesans sanatçısıdır. Almanya'da
Rönesans hümanizm ile başladı. Martin Luter (Luther) ve Erasmus dinsel konulan incelediler. Albert Dürer dinî tablolar yaptı.
İngiltere 'de Şekspir (Shakespeare), İspanya'da Cervantes ünlü eserler
yazdılar Rönesans'ın sonuçlan: skolastik görüş (kilisenin dar görüşü)
yıkılmıştır. Yerine pozitif (bilimsel) düşünce hakim olmuştur. Reform
hareketlerini hazırlamıştır. Bilim ve teknik-teki
gelişmeler hızlanmıştır. Avrupa 'da sanattan zevk alan aydın (burjuva) sınıf ve
halk sınıfı oluşmuştur. Din adamlarının
ve kilisenin halk üzerindeki otoritesi sarsılmıştır. Avrupa'nın her
yönden gelişmesine ve güçlenmesine öncülük etmiştir.
TANZİMAT EDEBİYATI
ü
Tanzimat Fermanının ilanından sonra bu
edebiyatın tohumları serpilmeye başlamıştır.
ü
Batılı tarzda ilk eserler bu dönemde verilmeye
başlanmıştır.
ü
Hak, adalet, özgürlük, vatan kelimeleri b u
dönemde ilk defa kullanılmaya başlanmıştır.
ü
Tanzimat edebiyatı kendi arasında ikiye
ayrılır.(Birinci-ikinci dönem)
ü
Yazı
dilini halkın anlayacağı dile yakınlaştırmaya çalışmışlardır.
ü
Tiyatroyu halkı aydınlatma aracı olarak
görmüşlerdir.
ü
Toplumcu bir çizgi tutmaya çalışmışlardır.
ü
Divan edebiyatındaki “bölüm güzelliğine” karşın
“konu bütünlüğüne, güzelliğine” önem vermişlerdir.
ü
Tanzimat birinci dönem sanatçıları(Şinasi, N.
Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat) ikinci
dönem sanatçılarına göre daha halkçı olmuşlardır.
BİRİNCİ
DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATI
ü
Divan edebiyatını eleştirmelerine rağmen onun
etkisinden kurtulamamışlardır.
ü
Vatan millet, hak adalet, özgürlük gibi
kavramlar ilk defa bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır.
ü
Batılı anlamda ilk esereler bu dönemde verilmeye
başlanmıştır.
ü
Toplumu bilinçlendirmek
için edebiyatı bir araç olarak görmüşlerdir.
ü
Dilin sadeleşmesi gerektiğini söylemişler ancak
pek başarılı olamamışlardır bu konuda.
ü
Roman, modern hikâye, tiyatro, gazete, eleştiri,
anı bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır.
ü
Bu dönemin sanatçıları aynı zamanda devlet adamı
sıfatı da taşıyorlardı.
ü
Klasizim(Şinasi, A.Vefik Paşa) romantizm (N.
Kemal, A. Mithat) den etkilenmişlerdir.
- Edebiyatımızdaki ilk çeviri Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan
çevirdiği “Telemak”tır.
- Edebiyatımızdaki ilk roman Şemsettin Sami’nin “Taaşuk-ı Talat ve
Fitnat” adlı romanıdır.
- Edebiyatımızdaki ilk gerçekçi roman Recaizade Ekrem’in “Araba
Sevdası” adlı romanıdır.
- Edebiyatımızdaki ilk köy konulu gerçekçi roman Nabizade Nazım’ın
“Kara Bibik” adlı romanıdır.
- Edebiyatımızdaki ilk tasvir ve tahlil ağırlıklı roman Namık
Kemal’in “İntibah” adlı romanıdır.
- Edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”
adlı komedisidir.
BİRİNCİ DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATI SANATÇILARI
ŞİNASİ (1826–1871)
ü
Edebiyatımıza birçok yeniliğin yerleşmesini
sağlamıştır.
ü
Asıl adı İbrahim’dir.
ü
İlk tiyatro, ilk şiir çevirisi, ilk özel gazete,
ilk makale, ilk noktalama işaretini kullanan kişidir.
ü
Halk için sanat görüşünü benimsemiştir.
ü
İlk tiyatro eserimizi: ŞAİR EVLENMESİ ni yazdı.
ü
İlk makaleyi yazdı: TERCÜMAN-I AHVAL MUKADDİMESİ
ü
İlk özel gazetesi çıkardı: TERCÜMAN- I AHVAL
ü
Eserleri: Durub
u Emsalı Osmaniyye (Osmanlı Atasözleri Kitabı)
Tercüme i Manzume
(Çeviriler)
Müntehabat –ı
Eşar(şiirleri)
Divan-ı Şinasi
Tasvir i Efkâr
NAMIK
KEMAL (1840–1888)
ü
Vatan şairimizdir.
ü
Toplumcu bir sanat çizgisindedir.
ü
Vatan, millet, özgürlük kelimelerini edebiyatta
ilk kullanan kişidir.
ü
Tiyatroları oldukça ses getirmiştir. Tiyatroyu
bir eğlence ve halkı bilinçlendirme aracı olarak görmüştür.
ü
Romantizmin etkisindedir.
ü
Eserleri: ilk tarihi romanımız; CEZMİ
İlk edebi romanımız ;İNTİBAH
Tiyatroları : Vatan yahut Silistre, Zavallı Çocuk,
Gülnihal, Kara Bela,Celalettin Harzermşah
Eleştiri eserleri: Renan Müdafenamesi, Tahrib-i Harabat (Ziya
Paşa’ya karşı)
İrfan Paşa’ya Mektup, Takip
Diğer eserleri: Kanije, Silistre Muhasarası, Osmanlı
Tarihi, Büyük İslam Tarihi, Evrak-ı Perişan
ZİYA
PAŞA (1825–1880)
ü
İlk edebiyat tarihi taslağı sayılan “Harabat”eserini yazmıştır.
ü
Halk şiirinin ve dilinin gerçek edebiyatımız
olduğunu belirten “Şiir ve İnşa”adlı
makalesini yazmasına rağmen kendisi böyle davranmamıştır.
ü
Biçimce eski içerikçe yeni olmaya gayret
göstermiştir.
ü
Terkib-i bent, terci i bent’leri meşhurdur.
ü
Bir çok dizesi halk arasında atasözü gibi
kullanılmıştır.
ü
Eserleri: Zafername, Harabat, Eş’ar-ı Ziya,
Defter-i Amal, Terkib-i Bent, Terci-i Bent
AHMET
MİTHAT EFENDİ (1844–1912)
ü
Halk için roman geleneğini benimsemiştir.
ü
Halkın anlayacağı bir dilde ve onları
ilgilendiren konularda eserler vermiştir.
ü
İlk hikâye örneklerimizden biri sayılan :”Letaif-i Rivayet”i yazmıştır.
ü
Romantizmden etkilenmiştir.
ü
Hasan
Mellah, Hüseyin Fellah, Falatun Bey ve Rakım Efendi, Yer Yüzünde Bir Melek,
Henüz On Yedi Yaşında.
ŞEMSETTİN
SAMİ ( 1850–1904 )
ü
Devrinin en büyük dil bilgini sayılmıştır.
ü
İlk romanımız olan: Taaşşuk –U Talat ve Fıtnat adlı eseri yazmıştır.
ü
Kamus u
Türkî adlı sözlüğü yazmış.
ü
Kamus u
Fransevi ve Kamus-ı Alam’ı yazmıştır.
AHMET
VEFİK PAŞA (1829-1892)
ü
Tiyatromuzun en büyük kilometre taşı sayılır.
ü
Bursa’da kendi adıyla tiyatro kurmuştur.
ü
Halkın tiyatroyu sevmesi için özellikle
Moliere’den çeviriler yapmıştır.
ü
İnfiali
Aşk, Dudu Kuşlar, Zor Nikâh, Zoraki Tabip, Kadınlar Mektebi ,Şecere-i Türk eserlerinden bazılarıdır.
İKİNCİ DÖNEM
TANZİMAT EDEBİYATININ ÖZELLİKLERİ
ü
Bireysel konulara dönülmüştür.
ü
Sanat, sanat içindir, görüşü benimsenmiştir.
ü
Dil oldukça ağırlaştırılmıştır.
ü
Tiyatro eserleri oynanmak için değil okunmak
için yazılmıştır.
ü
Realizm ve natüralizm baskın akımlar olarak göze
çarpar.
İKİNCİ DÖNEM TANZİMAT EDEBİYATININ
SANATÇILARI
RECAİZADE MAHMUT EKREM (1847- 1914)
ü
İlk realist romanımız olan: ARABA SEVDASI’nı yazmıştır.
ü
Tevfik Fikret’in akıl hocasıdır.
ü
Muallim Naci ile uzun yıllar süren “eski-yeni”kavgasında yeniyi
savunmuştur.
ü
“Sanat sanat içindir ve kafiye kulak içindir”. Görüşünü benimsemiştir.
ü
Oğlunun erken ölümü onu bireysel ve hüzünlü
eserler vermeye zorlamıştır.
ü
“Her
güzel şiirin konusudur”diyerek şiirin konu zenginliğine katkı yapmıştır.
ü
Muallim Naci’nin Demdeme’sine karşılık ZEMZEME
adlı kitabı yazmıştır.
ü
Tiyatroları: Afife Anjelik, Çok Bilen Çok Yanılır, Vuslat
ü
Şiirleri:
Zemzeme, Nağme-i Seher
ü
Talim-i
Edebiyat adlı eseri onun edebiyata dair görüşleri içeren en önemli
eseridir.
ABDULHAK HAMİT TARHAN ( 1852–1937)
ü
Edebiyatımızın en bireysel şairlerindendir.
ü
Batılılaşma hareketinin asıl öncüsü olarak kabul
gördüğü için kendisine “şairi azam”(büyük
şair) lakabı verilmiştir.
ü
Gözlem ve izlenimleriyle şiir yazmıştır.
ü
Düşünen adamdan çok yapan adam özelliği
taşımaktadır.
ü
Tiyatroları oynanmaya uygun değildir.(Macera-yı Aşk, Sabru Sebat, içli Kızlar,
Finten, Nesteren, Liberte )
ü
Romantizmin etkisinde, metafizik konuları, ölüm,
aşk gibi temalar içeren eserler vermiştir.
ü
Makber,
Ölü, Bunlar O’dur, Hacle, Garam, İlham-ı Vatan şiir kitaplarıdır.
DÖNEMİN BAĞIMSIZLARI SAYILAN SANATÇILAR
MUALLİM NACİ (1850–1893)
ü
Recaizade Mahmut Ekrem’le eski- yeni kavgasında
eski’yi savunmuştur.
ü
Batılı tarzda şiirler de yazmıştır.
ü
Dili ağırdır ;ancak başarılıdır.
ü
Eserleri: Ateşpare,
Füruzan, Şerare (şiir)
Demdeme, Muallim
(eleştiri)
Islahat-ı Edebiye (sözlük)
NABİZADE NAZIM (1862–1893)
ü
İlk köy romanımız kabul edilen: Karabibik’i yazmıştır.
ü
Realizm, natüralizm’in öncülerinden sayılır.
ü
İlk psikolojik roman denemesi sayılan: Zehra’yı yazmıştır.
TANZİMAT EDEBİYATINDA ROMAN VE HİKÂYE
ü
Bütün eserler teknik açıdan zayıftırlar.
ü
Duygusal ve acıklı konular işlenmiştir.
ü
Yazarlar olaylara müdahalede bulunmuştur.
ü
Eserlerde karakter oluşturulamamıştır.
Genellikle ya iyi ya da kötü özellik taşıyan tipler kullanılmıştır.
ü
İyiler eserlerin sonunda mükâfat alırlar,
kötüler de cezalarını alırlar.
ü
Tanzimat ikinci dönemin sanatçıları birinci
döneminkilere göre daha başarılı olmuştur.
TANZİMAT EDEBİYATINDA ELEŞTİRİ
ü
Bu dönemde genellikle “eski- yeni”kavgasına dayanan eleştiriler olmuştur.
ü
N.Kemal’in Ernest Renan’ı eleştiren Renan
Müdafaanamesi bu dönemin önemli eserlerindendir.
ü
Muallim Naci ile Recaizade Mahmut Ekrem
arasındaki Demdeme-Zemzeme tartışması da bu dönemin önemli örneklerindendir.
TANZİMAT EDEBİYATINDA TİYATRO
ü
Tiyatro ilk defa bu dönemde görülmeye
başlanmıştır.
ü
İlk tiyatro örneği Şinasi’nin Şair
Evlenmesi’dir.
ü
İlk dönemin sanatçıları tiyatroyu bir eğitim
aracı olarak görmüşlerdir.
ü
İkinci dönemin sanatçıları da tiyatroyu eğlence
olarak görmüşler; ancak onların tiyatroları oynanmak için değil okunmak için
yazılmışlardır.
ALİ SUAVİ
Ali
Suavi (doğumu: 1838 İstanbul - ölümü:1878 İstanbul) Türk düşünürü ve yazarıdır.
Medrese eğitimini tamamladıktan sonra 1866'da Muhbir gazetesinde yazılar yazmaya başladı. Devrin
yönetimini eleştirdiği için Kastamonu'ya sürüldü. 1869'da oradan Avrupa'ya kaçtı. Londra'da Muhabir, Paris'te Ulum
gazetelerini yayınladı. 1876'da yurda dönünce Basiret'te Mithat Paşa'yı sert
bir dille eleştirdi. İşsiz kaldığı
bir sırada V. Murat'ı tekrar tahta çıkarmak için beş yüz kadar Rumeli
göçmeniyle Çırağan Sarayı'nı bastı. Olay yerine yetişen Beşiktaş Muhafızı Hasan
Paşa tarafından öldürüldü.
Ali Suavi, İngiliz
parlamentarizmine benzeyen bir meşrutiyet arzusunu daimi olarak dile getiriyordu. Fransız filozoflarından
büyük oranda etkilenmişti. Paris'te kısa
bir süre LaRepublique adında bir gazete çıkartmıştı. Bu gazetede halk topluluklarının bir araya gelerek taleplerini hükümete
özgürce sunabilecekleri bir sistem tasvir etmişti.
Diğer
taraftan klasik medrese tahsili görmemiş olan Suavi, kimi yazarlarca mu-haddis
ve müctehid olarak görülmüştür. Suavi, dinde reform yapmak gerektiğini,
hutbenin her milletin kendi dilinde okunmasını ısrarla savunmuştur. Suavi'nin
bu fikirleri daha sonra Cemaleddin Efgani tarafından geliştirilecektir.
Namık Kemal'in Abdülhak
Hâmid'e gönderdiği bir mektubunda, AH Suavi hakkında söylediği şu sözler bir
hayli düşündürücüdür: "Ali Suavi hiç de senin tahminin gibi bir adam değildi. Bir çehre nümayişine aldanmışsın.
Onunla iki sene arkadaşlık ettim. O öyle bir adamdı ki, garazkâr ve dünyada
misli görülmedik bir şarlatandı. Ben her şeye öyle kolay inanmadığım hâlde,
bana kendini yedi-se-kiz dil biliyormuş gibi gösterdi. O kadar cahil,
cehaletiyle beraber o kadar mağrurdu. Türkçe üç satır bir şey yazsa, Meme
maskara olurdu."
Eserleri
Kamus-ül-Ulum vel-Maarif Ali Paşa
'nın Siyaseti Hukuk-üş-Şevari, Hive Hanlığı
TANZİMAT DEVRİ TÜRK EDEBİYATI
a. GENEL ÖZELLİKLERİ
Tanzimat Devri Türk
Edebiyatı şair ve gazadan, bir yandan Klâsik Türk Edebiyatı 'nda görülen şiir,
tarih, mektup (münşeat) türlerinde eserler vermişler; bir yandan da batı
edebiyatlarından aldıktan tiyatro, hikâye, roman, makale, eleştiri gibi
yeni türleri geliştirmişlerdir.
b. MANZUM ESERLER
Tanzimat Devri Türk
Edebiyatı'nda, önce, Fransız şairlerinden yapılan çevirilerde bazı yenilikler
görülür. Bunlan daha çok içerikte yaptıktan yeniliklerle, dildeki
"sadeleşme" çabalan izler. Sonra şekil yönünden birçok değişiklik ve
yeniliklere girişildiği görülür.
Tanzimat Devri Türk
Edebiyatı'nda;
Ölçü, çoğunlukla aruz ölçüsüdür.
Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal ve Abdülhak Hâmit'in hece ölçüsüyle yazdıktan
şiir denemeleri de vardır.
Uyak, Klâsik Türk Edebiyatı'ndaki
değerini yitirmiştir. Şinasi, mesnevi biçiminde
kaside yazmış; Recaîzade Mahmut Ekrem, "uyağın göze göre değil, kulağa
göre olması" gerektiğini savunmuştur. Şiirlerde tam ve zengin uyaklar kullanılmıştır.
Nazım birimi, genellikle beyittir.
Şinasî'den Abdülhak Hâmit'e kadar anlatım bent, beyit ya da dizelerde
toplandığı görülmekle birlikte; şairlerin, beyit güzelliği düşüncesinden
kurtularak bütün güzelliğine yöneldikleri anlaşılır.
Nazım şekli olarak, Klâsik Türk
Edebiyatı'nda görülen bütün şekiller kullanılmıştır. Ancak bunlarda,
kasidelerdeki bazı bölümlerin atılması gibi ufak dedikler yapılmıştır.
Tanzimat Devri Türk Edebiyatı'nın ikinci döneminde, özellikle Abdülhak Hâmit'le
birlikte, nazım şekillerinde büyük ölçüde değişiklik r örülür.
Bunların çoğu yeni ve karma şekillerdir.
Tanzimatçılar en köklü
yenilikleri şiirin içeriğinde yapmışlardır.
Tanzimat şiiri, klâsik
konular dışında, hak, adalet, uygarlık, özgürlük, yurtseverlik gibi temalarla
içeriğini genişletmiş; ikinci dönemde, her güzel şeyin onu olabileceği
düşüncesiyle daha da çeşitlilik kazanmıştır.
Böylece Klâsik Türk
Edebiyatı'nda "soyut, düşlemsel (hayalî) ve mecazlı" 'tetikler
gösteren şiir, Tanzimat Devri Türk Edebiyatı'nın birinci döneminde toplumla ilgili
gerçeklere"; ikinci döneminde ise "somut gerçeklere", ayrca ölüm,
hayat, ruh, dünya, Tanrı gibi fizik ötesi temalara yönelmiştir.
Birinci dönemdeki toplumla ilgili düşünceleri, ikinci dönemde
genellikle e/, romantik duygu ve düşünceler izler; sanat toplum için görüşü,
yerini sanat sanat için anlayışına bırakır.
Dil, Tanzimat şiirinde daima
ikilik göstermiştir. Şinasî'nin safi Türkçe denemeleri, Ziya Paşa ve
Namık Kemal'in hece ölçüsüyle yazdıkları bazı şiirler, sadeleşme çabalarına
ilk örnekler olarak gösterilebilir. Ancak bu şairlerin yetiştikleri ve
alışageldikleri "edebî dil" ortamı ile ikinci dönemdeki
"sanat" amacı, şiir dilinde bir yalınlaşmayı gerçekleştirememiş;
şairler, çoğu zaman süslü ve sanatlı söyleyişten kurtulamamışlardır.
c. MENSUR ESERLER
Tanzimat Devri Türk
Edebiyatı 'nın nesir alanındaki yenileşmesinde gazetenin önemi büyüktür.
1831'de resmî olarak çıkanlan
ilk Türkçe gazete Takvim-i Vakayi'dir; bunu 1840'ta yan resmî Ceride-i
Havadis izler. Agâh Efendi ue Şinasî'nin 1860'ta çıkardıktan Tercüman-ı
Ahvâl ile Şinasî'nin çıkardığı Tasvir-i Efkâr gazeteleri
yayımladıklan çeşitli yazılarla, yeni nesrin ilk örneklerini uermiş oldular.
Böylece, "umum halkın
anlayabileceği bir dille yazmak" amacıyla Klâsik Türk Edebiyatı'nın süslü
ue çok uzun cümlelerle kurulu anlatımından sıynlan "yeni nesir",
özellikle "düşünce"ye önem uererek kısa ue özlü anlatımı esas
aldı.
Aynca, makale, söyleşi (sohbet),
fıkra, deneme, eleştiri gibi türler edebiyatımıza girdi. Noktalama
işaretlerinin kullanılmasına başlandı. Ancak nesir, yabancı kelime ue
tamlamalardan bir türlü kurtulamadı.
Tanzimat Devri Türk
Edebiyatı'nda kendini gösteren ue batı edebiyatlarında yaygın olan hikâye,
roman ue tiyatro eserleri ilkin gazete ue dergilerde yayımlanmıştır.
Bu dönemde, hikâye ue
roman türleri, çeuiriler yoluyla edebiyatımıza girmiştir.
Tanzimat'tan önce manzum
halk hikâyeleri, bu türlerin yerini tutuyordu. Sonra birtakım roman çevirileri
yapıldı.
1870 yıllannda Ahmet Mithat
Efendi, Letâif-i Rivâyât adlı küçük hikâye denemelerine girişti; birkaç
yıl sonra da Dünyaya İkinci Geliş, Hasan Mellah, Felâtun Bey ile Rakım
Efendi gibi macera romanlarını yazarak hikâye ve roman yolunu denedi.
İlk edebî roman yolunu Namık
Kemal'in, 1876'da yazdığı İntibah adlı roman açmıştır. Namık
Kemal'in gözlemlerinden yararlanarak yazdığı bu eser, aslında "romantizmin
etkisindedir; aynı zamanda ilk tasvir ve ruhsal çözümleme romanımız sayılır.
Ahmet Mithat'ın romanları halka
yönelik, "yalın", Namık Kemal'inki ise "yûksek" üslûba
örnek sayılan bir anlatım özelliği taşımaktaydı.
Recaîzade Mahmut Ekrem,
Samipaşazade Sezai, Nâbizade Nâzım ise romanlarıyla, romantizmden gerçekçiliğe doğru bir gelişim gösterdiler.
d-tiyatro
Tanzimat Devri Türk
Edebiyatı'nın şiirden sonra en çok önem verilen türü de tiyatrodur.
Birinci dönemde, sahne bakımından canlı olan tiyatro, ikinci dönemde "okunmak
üzere" yazılan bir edebiyat türü durumundadır.
Osmanlı Devleti'nin batıya
yönelişi, İtalyan ve İngiliz gezici tiyatrolarının İstanbul'a gelip oyunlar
göstermelerine yol açmıştır. 1840 yıllarında ilk olarak ..erli bir sahne
kuruldu: Hoca Naum Tiyatrosu. Bunu 1867'de Güllü Agop Tiyatrosu izledi. Böylece
yerli ve yabancı eserler, çoğunlukla, azınlık oyuncularıyla bu sahnelerde
oynatılabiliyordu.
Batılı anlamda ilk başarılı
tiyatro eseri Şinasî'nin Şair Evlenmesi'dir.
İlk tiyatro eserlerimizde,
toplumun ve kişilerin aksak ya da üstün yönleri konu olarak alınmış; toplum
eğitimi amaçlandığı için, çoğunlukla ahlâkî sonuçlara varılmıştır. İkinci
dönemde, eserlerdeki konular tarihten ya da dış ülkelerin özelliklerinden;
kişiler ve olaylar ise, göz alıcı olanlardan seçilmiştir. Bunların oynanmak
için yazılmamış olması tiyatrodan bekleneni büsbütün yok etmiştir.
Birinci dönemin tiyatro
yazarları, özellikle Abdülhak Hâmit "halkın anlayabileceği bir dil"
kullanma çabası içindedirler. Şiirlerinde hatta makalelerinde eski dilin
etkisinden bir türlü kurtulamayan bu yazarlar, tiyatro eserlerinde
düşündüklerini uygulamış sayılırlar. Dile verilen önem, kişilerin çevrelerine
uygun olarak konuşturulmaları, bu dönemin "Sanat toplum içindir."
ilkesine uymakla birlikte, dilin istenilenden fazla yalınlaştırılması ikinci
dönem sanatçılarını, güzel ve etkili söz söylemeye zorlamıştır. Abdülhak Hamit,
gittikçe sadelikten uzaklaşmış, eserlerindeki kişileri de kendi diliyle
konuşturmuştur.
Tanzimat Devri Türk
Edebiyatı'nda tiyatro eserleri, genellikle başlangıçta, klâsisizmin
etkisindedir. Buna, Şinasi'nin Şair Evlenmesi, Ahmet Vefik Paşa’nın
Moliere'den yaptığı uyarlamalar örnek gösterilebilir. Oyunlar için seçilen konu
ve kişilerde de yer yer romantizmin etkisi görülür.
Tanzimat Devri Türk
Edebiyatı'nın ikinci döneminde, Türk tiyatrosunun gelişiminde bir duraklama
başlamıştır. Abdülhak Hâmit, sahne diline uymayan, sahnede oynatılması olanağı
bulunmayan manzum, mensur tiyatro eserlerinde yalnızca okunma amacı gütmüştür.
BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR
KLASİSİZM
17. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir akımdır.
BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir. Klasikler Eski Yunan ve Latin
edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir. Temel olarak şu
ilkelere dayanır:
Sanat, “insan tabiatına” önem vermeli ona sevgi ve
saygı duymalıdır. Klasik bir eser “akıl” ve “sağduyu”ya dayanmalıdır. Eser,
“dil”, “anlatım” ve “şekil” de en olguna varmaya çalışmalıdır.
Klasikler, insanların her zaman, her yerde, her
toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun için
eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre
önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir.
Bu akımda, sanatta mükemmeli bulmak esastır. Mükemmeli
bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun
için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece klasikler
günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil kullanmışlardır.
Sanatta sıkı kuralların bulunması ve sanatçıların
bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, “üç birlik” kuralının doğmasına
neden olmuşlardır (Yer, zaman ve eylem birliği)
Eserlerinin kahramanlarını hep soylu tabakadan seçen
klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer vermezler. “Ahlaka
uygunluk” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar.
Yapıtlarının etkileyici olmasını , hoşa gitmesini,
tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara eğilmesini temel ilke
olarak kabul etmişlerdir.
Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü
olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Boileau (şiir)
Racine, Corneille (trajedi)
Moliere (komedi)
Madame de La Fayette
(roman)
Bossuet (hitabet)
“Klasisizm,
geçici rağbeti değil, sürekli rağbeti arar”. Andre Gide.
Türk edebiyatı Batı’ya açıldığında klasisizm dönemini
tamamlamıştır. Bu nedenle edebiyatımızda klasisizmin önemli bir etkisi
olmamıştır.
Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”adlı komedisi, La Fontaine ’den yaptığı
çeviriler ve Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den çevirileri, bu anlayışın ürünleri
olarak sıralanabilir.
1830’lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur.
Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya
ulaşmıştır. 1789’da fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi
çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni
duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının
kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur.
Avrupa’da o zamana kadar süregelen Latin ve Yunan
hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır.
Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve
Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsanler işlenmiş;
konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır. Tabiat
manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş,
insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar
çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana
alınmıştır. Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık,
romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir. Yazarlar eserlerinde
kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça
anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı
ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü
güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker.
Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler
hayatı güzel, çirkin... bütün yönleriyle vermeye çalışırlar.
Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren
romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır.
Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de
kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar.
Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine,
günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da
eserlerine konu olarak almışlardır.
Genel olanın yerine özeli, tipin yerine gözalıcı olanı
seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker.
Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden
de roman gelişmiştir.
Başlıca temsilcileri:
Victor Hugo (Sefiller. Notre Dame’in Kamburu, Cromwell, Hernani.......)
J.Jack Rousseau (Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi)
Goethe (Faust)
Lamartine (Greziella)
A. Dumas Pere (Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu)
A. Dumas Fils (Kamelyalı Kadın)ýý
Alfrede de Musset (şiirleriyle)
Schiller (“Haydutlar” adlı dramı ve denemeleriyle)
Lord Byron (Don Juan, diğer şiirleriyle)
Chateaubrian
Puşkin
Shakespeare
Stendhal (Romantizmden realizme geçmiştir)
Balzac (Romantizmden realizme geçmiştir)
“Romantizm, ağlayan yıldız,
inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir”.
Musset
“Romanitzm, varlıkların
olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir”.
A. Gide
Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu
romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır.
Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla
Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla
Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle
Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla
19. yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı
duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır.
1857 yılında Gustave Flaubert’in “Madame Bovary” adlı
romanıyla, realizmin, romantizm karşısında üstünlük sağladığı kabul
edilmektedir.
Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan
gerçeklerine bırakır. Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek
bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi
bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur.
Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin
psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde
bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist
yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Yalnızca yaşananın
anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız
davranırlar. Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Yine,
gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan
insanlarına rastlanır. Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına
yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir.
Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları
yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde
aktarmayı amaçlarlar.
Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem
vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır.
Başlıca temsilcileri:
Stendhal (Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı)
Balzac (Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet)
G. Flaubert (Madame Bovary)
Lev Tolstoy (Savaş ve Barış, Diriliş, Anna Karenina)
Dostoyevski (Suç ve Ceza)
A. Çehov (Vanya Dayı, Vişne Bahçesi)
M. Şolohov (Ve Durgun Akardı Don)
E. Hemingway (Çanlar Kimin İçin Çalıyor)
J.Steinbeck (Gazap Üzümleri)
Herman Melville (Moby Dick)
Charles Dickens (Oliver Twist, David Copperfield)
Gogol (Müfettiş, Ölü Canlar)
Turganyev (Babalar ve Oğullar)
M.Gorki (Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken)
“Roman dediğin, bir uzun
yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın göklerin maviliğini, bir
bakarsın yolun irili ufaklı çukurlarında birikmiş çamuru görürsün. Sonra da
kalkıp heybesinde bu aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası
çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle çamurlu çukura
bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını, kokmasını, çamur çukurları meydana
getirmesini önlemeyen temizlik müfettişine ...”
Henri B.Stendhal
Recaizade Mahmut Ekrem (Araba Sevdası)
Samipaşazade Sezai (Zehra)
Nabizade Nazım (Kara Bibik)
Halit Ziya Uşaklıgil (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar)
Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Kiralık Konak, Yaban......)
Memduh Şevket Esendal (Ayaşlı ve Kiracıları)
Reaşat Nuri Güntekin (Romanlarıyla)
Refik Halit Karay (Romanları ve hikayeleriyle)
Sait Faik Abasıyanık (Roman ve hikayeleriyle)
19.yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıkan
natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı (gerçeğe yaklaşmadaki
katılığı nedeniyle) olarak düşünülebilir.
Natüralizmi, realizmden ayıran nokta onun deney
yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında aynı nedenler,
aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir (Determinizm).
Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de geçerli
olduğunu savunmuşlardır.Bu yaklaşımla pozitif bilimlerle sanatı birleştirmeye
çalışmışlardır. İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş; insanı ırsiyet
(soyaçekim) ve genetik özellikleriyle ele almışlardır. Ayrıca sosyal çevrenin
insan üzerinde yaptığı etkileri de derinlemesine araştırmışlar, bir anlamda
kendilerini bilim adamı, toplumu laboratuvar, insanı da deneme, inceleme aracı
olarak ele almışlardır.
Natüralist yazarlar insanı belli koşulların içinde ele
alır, onun duygu ve düşünce dünyasını, yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin
etkisi doğrultusunda çizerler. Onların eserlerinde insan kendi yazgısını
biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz. Toplumsal nedenleri
bir yana bırakmışlar, yalnızca yaşananı “nesnel” bir biçimde aktarmakla yetinmişlerdir.
Bu sebeple de onlara “zabıt katipleri” yakıştırması yapılmıştır.
İnsan psikolojisiyle fizyolojisini birbirine bağlı
kabul ettikleri için eserlerinde kahramanların fiziksel özelliklerini çok
ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da betimleme, doğalcı
eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker.
Realistlerdeki biçim güzelliği, kompozisyon olgunluğu
ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Ancak natüralistler de halkın kolayca
anlayabileceği açık ve yalın bir dil kullanmışlardır.
Tiyatroda, kostüm ve dekora önem veren natüralistlerin
eserlerine genel olarak bir kötümserlik havası hakimdir.
Başlıca temsilcileri:
Emile Zola (Meyhane, Germiznal, Nana, Toprak.....)
Alphonse Daudet
Guy de Maupassant
Goncourt Kardeşler
“Roman anlatılmış ve
tabiattan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler, mazinin
hikayecileri, romancılar da halin hikayecileridir”.
Goncourt Kardeşler
Bizim edebiayıtımızda doğalcılık anlayışına en çok
yaklaşarak eser veren sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Ancak eserlerinde
sosyal eleştiriye yer vermesi onu natüralistlerden ayıran önemli bir noktadır.
Fransa’da şiir türünde ortaya çıkmış bir akımdır.
Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda realizmle
natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur. 1886’da “Parnas” adlı derginin
yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır (Parnas: Mitolojide ilham perilerinin
yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı).
Parnasyenler şiiri salt biçim olarak görürler. Bu
nedenle biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar. Yine aynı nedenlerle ölçü
ve uyağa çok önem vermişler, ritmi ön plana çıkarmışlardır. Sözcüklerin
birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir için gerekli görmüşlerdir.
Parnasizm, romantizme tepki olarak doğduğu için bu akımda duygunun yerini
düşünceler almış, parnasyenler şiirde ayrıntılı ve nesnel betimlemelere yer
vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir.
Şiiri, ışık, gölge, renk ve çizgilerle sağlamayı
düşünürler.
“Sanat, sanat içindir” görüşünde olan parnasyenler
şiirde yarar değil, güzellik ararlar.
Tarihteki mutlu dönemlere duyulan özlem, yabancı ülkelerin
manzara ve gelenekleri işlenen konulardır.
Parnasyenler Eski Yunan ve Latin mitolojisine büyük
hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular klasisizmle
benzerlikler taşır.
Başlıca temsilcileri:
Th. Gautier
T.D. Banville
François Coppee
J.Maria de Heredia
Bu akımın en belirgin etkileri Tevfik Fikret’te
görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler taşır.
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak
ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem
vermiyorlardı Onlar için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi. Sembolistler bu
anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir.
Onlara göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü
kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış
biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir.
Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini
ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği
şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil
duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum
getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam
kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve
istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri
hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık,
sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı,
perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en
önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini
kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
Baudelaire
Rimbaud
Mallarme
Verlaine
Puşkin
Bu anlayışın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettin’dir.
Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşim’dir. Kimi
yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu akımın
izlerini taşırlar.
“Şairin dili, düzyazı gibi
anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında,
sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir”.
Ahmet Haşim (Piyâle Önsözü)
1890-1910 yılları arasında Fransa’da gelişmiş;
edebiyatta, resimde, müzikte etkisini sürdürmüş bir akımdır. Sembolizmle
birlikte gerçeküstücülüğü (sürrealizm) hazırlayan bir akım niteliğindedir.
Bu akımda dış dünya ile ilgili gözlemlerin, sanatçının
iç dünyasında oluşan değişik ruhsal durumuna göre yansıtılması esas alınmıştır.
Onlara göre duyularımız dış dünyayı bize olduğu gibi değil, onun gerçek
görünüşünü değiştirerek ulaştırır. Bunun için de bizim anlattıklarımız dış
dünya değil, bu dünyanın hayalimizle bezenmiş bizdeki izlenimleridir.
“Seyreyledim eşkâl-i hayâtı
Ben havz-ı hayâlin sularında,
Bir aks-i mülevvendir onun’çün
Arzın bana ahcâr ü nebâtı”
Ahmet Haşim (Mukaddime)
20.yüzyılın başlarında Andre Breton tarafından
Freud’un görüşlerine (psikanaliz yöntemi) dayanılarak açılan bir sanat
akımıdır.
Gerçeküstücülüğün bilgi ve esin kaynağı olan Freud’a
göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar, istekler
bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş (rüya, yarı rüya) durumunda çözülerek
ortaya çıkar.
Sürrealistler, Freud’un bu görüşünü edebiyata
uygulamışlari bir anlamda bilinçaltının, bilinç alanına olan egemenliğini
savunmuşlardır. Dolayısıyla içinden geldiği gibi yazmak bu akımın en belirgin özelliğidir.
Akılcılığın karşısındadırlar, geleneksel ve biçime dayalı inanç ve değerleri
düşünceden silmişlerdir.
“Gerçeküstücülük, ister
söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya
çıkarmak içim başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu,
aklın denetimi olmaksızın (rüyada olduğu gibi) her türlü estetik ve ahlak
kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır”.
Andre Breton
Bu akımın Batı’daki en önemli iki temsilcisi Andre
Breton ve Paul Eluard’dır.
Bizim edebiyatımızda Oran Veli Kanık’ın kimi
şiirlerinde bu akımın izleri açıkça görülmektedir.
Kaynak: www.edebiyatogretmeni.net
Yorumlar
Yorum Gönder